10 Kasım 2005

POST-ENDÜSTRİYEL ÜRÜN TASARIMI-1

© Özlem Devrim

Antika Eserlerin Doğuşu
Sanat Tarihi, XIX.ncu yüzyılın sonuna kadar, birbirleri ile ilişkileri bağlamında kopmaz/ayrılmaz birer "güzel sanat" dalı olan resim, heykel ve mimarlık üçlüsünün tarihidir. XX.nci yüzyılın başlaması ile mimarlık, dekoratif/süsleme amaçlı/salt görsel biçimcilik anlayışını terk ederek (yüzyılın ilk üç çeyreği boyunca sürecek) işlevin/faydanın hedef alındığı (F.L.Wright'ın ilk örneklerini verdiği) bir yapı tarzını benimsemiş, sadece bir "güzel sanat" olarak algılanma dönemini kapatmıştır. Bu yeni dönemle birlikte mimarlık, "endüstriyel" ürün tasarımcılığı alanının ortaya çıkarılması ve geliştirilmesinde de tarihsel rolünü üstlenmiş, dünyanın en prestijli mesleği ve "sanatsal tabanlı bilimsel uğraşı" olarak da varlığını sürdürmeye devam etmiştir.
Mimarlığın tarifindeki "sanatsal tabanlı" olmak, onun her zaman sanatla ilişkisi olduğunu ve bu ilişkisinin bittiği yerde kendisinin de biteceğini ifade eder; öyle ki tamamen işleve yönelik, sanata tamamen arkasını dönmüş (olduğu varsayılan) bir yapıda bile, görmek isteyen göz için, sanatsal bir öğe (hiç değilse bir mesaj) bulmak olasılığı her zaman varolmuş; salt işlevsel olarak tasarlanmış olsa bile, içerden dışarıya doğru izlenen yolda kabuk, kendiliğinden ve hiç zorlama hissettirmeksizin, doğal bir biçim / doğal bir güzellik de kazanmıştır. Mimarlık, sanat tarihi boyunca resim ve heykeldeki üslupların (izm'lerin) etkisi altına girmek özelliği ile, XX.nci yüzyılda ortaya çıkan trendlere de tamamen duyarsız kalamamış; salt işlevsel yapılar tasarlarken, örneğin, yüzyılın ilk çeyreğinde "kübist" yapılar da üretmiştir (Josef Chochol / Josef Gocar gibi). XX.nci yüzyılın son çeyreğine ise, post-modernizmin etkisi altında girmiş ve bence (Frank Gehry ve arkadaşlarının Catia ile yaptıkları çalışmalarda, bu akıma karşı ortaya koydukları tepkilere rağmen) günümüzde artık tek bir etiketle anılamayacak kadar karmaşık bir yapıya/anlama bürünmüştür.
Sanayi devriminde endüstriyel üretim tarzının (teknolojik bir dayatma olarak) ortaya çıkmaya başlaması (örneğin, kiremit üretimi) ile beraber mimarlık da yapı teknolojisini değiştirmeye (örneğin, kereste kullanımını azaltmaya) ve yeni makinalar ile buluşlar/yenilikler sonucu üretilen yeni malzemeleri (portland çimentosu gibi) kullanmaya (zorunlu olarak bu teknolojilere uygun tasarımlar yapmaya) başlamış; giderek kendi doğal alanındaki tartışmasız kontrolünü kaybederek, teknolojiye paralel olarak gelişen veya yeni ortaya çıkan mühendislik dalları ile işbirliği içine girmiştir. Bu, yapısal alanda, mimarlıkla mühendisliğin ilk kaynaşması (veya, ihtisaslaşmanın başlaması ile mimarlığın ilk parçalanması mı) olmuştur, bilemiyorum;
aklımda kalanlardan derlediğim bu bilgileri yazmamın nedeni de, "antika eserlerin doğuşu" tezime beni götüren yolu basitçe açıklamak zaten, daha ötesi (tereciye tere satmak) değil.
İngiltere tarihinin az derinliklerine doğru kronolojik/dikeyde bir hatırlama ve yer yer durup diğer ülkelerle yatayda yapılacak bir karşılaştırma, sanayi devriminin yayılması ve etkileri hakkında yeterince bilgi verirken, karşımıza da hemen hemen (artık ezberlediğimiz) hep aynı isimleri çıkarır: John Ruskin, William Morris, Peter Behrens, Walter Gropius... ve diğerleri.
Sanayi devriminin zirve yaptığı (1850'li) yıllardan başlamak üzere; dokuma kumaş, deri, ahşap, cam, kurşun/kalay karışımı, gümüş, demir gibi (artık gelişen teknolojiler kullanılarak işlenmeye başlanmış) malzemeler/metaller kullanılarak imal edilen, günlük hayata ait ürünler (bardak,şekerlik, çaydanlık, kapaklı/kapaksız sürahiler, mobilyalar vb) ortaya çıkmaya başlar. Artık mimarlık (Bauhaus Okulunda en açık biçimi ile örnek olduğu şekilde), sanatı bütün bir toplumun ortak paydası yapmak amacı ve iddiası ile, resim ve heykelde doğup kendisini etkisi altına alan sanatsal akımları, zanaat ile de (felsefesinde bir üslup, bir akım dayatması olmadığı için) kaynaştırma yoluna girer. Ancak, kendisi bir "el işçiliği/göz nuru" olmak özelliği ile tıpkı bir resim veya heykel yapmak gibi "sanatsal bir uğraş" olarak o günlere kadar gelen "zanaat", kendi bileşimini oluşturan iki öğeyi, "el işçiliği" ile usta-çırak ilişkisi içinde öğrendiği "tasarım" öğelerini, makinalar/teknoloji ile o günün resim ve heykelden kaynaklanan akımlarına (izm'lerine) terketmek zorunda kalınca, "sanatı bütün bir toplumun ortak paydası yapmak" amacı kendi paradoksunu yaratmış olur; "zanaatçı"yı (sanatçıyı) toplumdan kopararak günümüzün "antik meslekleri" ve ürünlerini de "antika eserleri" grubuna yerleştirir. Geriye kalan, artık (bence) salt bir sanat değildir. Günümüzde, endüstri ürünleri tasarımcılığının bir "sanatsal uğraş" olduğunu iddia edenler, (bana göre) şunu bilmelidirler ki, zanaatın küllerinden bir daha asla aynısı bir "sanat" doğmayacaktır.

Geçmişe Özlem Duymak
"Endüstriyel Tasarım" Kavramsal İçeriği ve Sanatla İlişkisi adlı yazımda öne sürdüğüm bir tezim var:
"Şiir, kağıtlar üzerine yazılır ve çoğaltılır, müzik notaları da öyle. Bir heykel, alçı/tahta/metal/sentetik... onu yapan sanatçının tercih ettiği malzeme ile yapılır. Sanatçı/tasarımcı, dilediği malzemeyi kullanma özgürlüğüne sahiptir ve şaşırtıcı olan tarafı, malzemenin sanata/tasarıma hiç bir artı veya eksi değer getirmeyişidir. Şiirin çoğaltılması bir "en çok" özelliği taşısa da kağıdı ona bir değer katmaz; bu anlamda, örneğin bir heykelin "teklik ve özgünlüğü" ile ortak noktası, sayısallıkta değil fakat "değerini malzemesinden almıyor" oluşundadır. Oysa ki endüstriyel tasarım, malzemesi ile de sıkı sıkıya bağlıdır"

Hiç bir güç, (en geniş anlamı ile kullanıyorum) tarihin ve getirdiği yeniliklerin önünde duramaz. Direnmek değil uyum sağlamak erdemdir. Uyum; her zaman (hiç direnmeden) "kabul etmek" anlamına gelmez, fakat hiç bir zaman, ön yargı ile "inkar etmemek" anlamına gelir; hiç değilse "anlamaya ve anlatmaya çalışmak" çabasını gerektirir. Ben, örneğin, binlerce sayfa okumuş olmama rağmen, post-modernizi anlayabilmiş (mantığını kavrayabilmiş) değilim; ancak bazı temel ilkelerini "öğrenmiş" olduğum için, yazılarımın "bağımsız bir gösteren olduğu" önyargısı ile de okunabileceği olasılığını göz ardı etmiyor, adeta kendi içinde kendisini yorumlayan (uzun!..) cümlelerle yazıyorum. Yazılarım, su kayağı yapmak için sakin suları arayanlarda dalgalı denizlerin yarattığı hoşnutsuzluğu yaratıyor, biliyorum; ben, geçmişe özlem duymuyor, geleceğe uyum sağlamaya çalışıyor ve ötesini yorumlara bırakıyorum.
Endüstriyel tasarımın malzeme ile (bugünkü) ilişkisi hakkında benim (yukarıda alıntıladığım) düşüncelerimi, çok yakın bir geçmişte, 94 yıl önce yazılmış bir başka alıntı ile karşılaştırarak "tarih ve getirdiklerine uyum" konusuna bir örnek vereceğim:
"The material in itself is dead and lifeless. It is only given life by form, breathed into it by the creative will of the artist... the value of the work of art lies in the emotional satisfaction of an inner urge for redemption, not in the value of the material." (Walter Gropious, monumentale Kunst und Industrie, Lecture given in Hagen on January 29 1911 adlı özgün kaynağından alıntı: Gabriele Fahr-Becker, Art Nouveau, Könemann 1997 for the English edition, page:270 )
Birinci cümle içindeki "only" ve "form" kelimelerini kaldırıp okuduğum zaman, inanılmaz güzel/doğru ve bir sanat eserini betimleyebilecek en güzel düşünceyi görüyorum: "Malzeme hareketsiz ve cansızdır. Ona hayat veren şey, içine üflenmiş olan, sanatçının yaratıcı iradesidir..." Fakat, o iki kelimeyi araya katınca ortaya çıkan "Malzeme hareketsiz ve cansızdır. Ona hayat veren tek şey, sanatçının yaratıcı iradesinden içine üflenmiş olan biçimdir..." ifadesi, (arada -alıntısı yapılmayan- başka cümle(ler) de olduğunu gösteren üç noktayı görmezden gelmek zorundayım) hem benim düşüncemle ve hem de kendi içindeki ikinci cümle ile çelişiyor diye düşünüyorum (Türkçeye tercümemi okurken, edebiyatçı olmadığımı hatırlayınız):
"Bir sanat işinin değeri, sanatçının, malzemeyi fiziksel donukluğundan kurtarmaya yönelik içsel güdülerinin ulaşabildiği duygusal doyuma dayanır, malzemenin fiziksel değerlerine değil".
"the value of the work of art lies... not in the value of the material" (bir sanat işinin değeri... malzemenin fiziksel değerlerine -bağlı- değil-dir) kısmı , eğer endüstriyel ürünlerden bahsetmiyorsak, kesinlikle (yüzde yüz) doğrudur. Şiir ve heykel örneklerimde olduğu gibi, sanat, değerini, malzemesinden almaz. Hiçbir resim/tablo, üzerine yapılmış olduğu malzeme ile değerlendirilmez. Fakat, büyük usta, ilk cümlesinde "tek şey....biçimdir.." dediği zaman, belli ki (henüz o günlerde adı konulmamış, içeriği/tarifi yapılmamış olan) endüstriyel ürün tasarımından bahsediyor, yani iki cümle birbirine çelişik: ilk cümlede endüstriyel ürünü ve ikinci cümlede ise sanatı betimliyor; iki cümle ard arda gelince çelişkinin kendisi, endüstriyel ürünleri de "sanat eserleri" kapsamına almış oluyor. İki cümleyi ters sırada ve özetle okuyalım: "Sanat işi değerini, malzemesinin değerinden almaz...Malzemeye sadece biçim hayat verir."
Ya aradaki çok önemli olan cümle(ler) yanlışlıkla alıntılanmadı (ki heykel sanatından da bahsediyor olabilir!..) ya da büyük usta, yepyeni bir bilim dalının öncülüğünü yapmakta olduğunun farkında/ayırdında değildi, sanatla zanaat ikilemi arasında kalmıştı, diye düşünüyorum; eğer böyle olmasa idi, ilk cümlesindeki "only" (tek:sadece) tamlayanını kullanmazdı.
Endüstriyel ürün için "biçim" hiç kuşku yok ki en önemli özelliktir. Olmazsa olmaz koşul, biçimde, duyuları kışkırtan bir ifadenin bulunmasını (Gropius'un dediği gibi, sanatçının yaratıcı iradesinden üflemesini!..) gerekli kılar. Fakat biçim, bir endüstriyel ürün için, tek başına asla yeterli değildir; "biçim, olmazsa olmaz bir gerekliliktir fakat tek yeterli değildir". Eğer böyle olsaydı, endüstriyel tasarımcılık "çok disiplinli" olmaz, mühendislikle işbirliğini gerektirmez, bir takım oyunu olmazdı. Endüstriyel olabilmenin başka bir çok koşulları vardır ve eğer görmezden gelinirlerse, kaybedilecek en önemli şey "endüstriyellik" olur ve zaten orada sadece "sanat" veya "zanaat" vardır; biri orada olmalıdır çünkü geçmişe özlemle yaşayanların tek (only) hayat kaynağı (form) biçimdir.

Tarihinden Geleceğe Endüstriyel Ürün Tasarımı
Zanaatı ortadan kaldıran "sanatı bütün toplumun ortak paydası yapmak" paradoksu bugün, mimarlıkla endüstriyel tasarımın yollarını ayırmak için varlığını koruyor. Bilişim teknolojisinden nano teknolojiye geçişin yapıldığı günümüzde, endüstriyel ürün tasarımının tarifi, kapsamı ve işlevi artık iyice (en azından, 94 yıl öncesine göre yeterince) açıklığa kavuşmuştur.
Tarihten geleceğe bakabilmeyi bir tek ben mi becerebiliyorum?.. Mimarlık ile endüstriyel ürün tasarımcılığının birbirlerinden ayrılmaları gerektiği düşüncemi ilk kez internet ortamında "arkitera" sitesinde (2002 Eylül) bir forumda dile getirdim. Şimdiye kadar bana açıkça "yanlış düşünüyorsun" diyen olmadı.

Kabul edilmesem bile, inkar da edilemiyorum (ya da, sessizliği ben böyle yorumluyorum). Ortaya atılan tek karşıt fikir (ki bu bir fikir değil, sadece bir "saptama"..) batı avrupa ülkeleri ile amerikada endüstriyel ürün tasarımının mimarlar öncülüğünde başlatılmış ve halen sürdürülüyor olması. Ben de onlara, ortaçağda berberlerin "cerrahlık" yapmış olduklarını örnek veriyorum. Taklit etmek zorunda olduğumuz(?) ülkelerde bu ayırım yapılmadan bizim böyle bir konuda "öncü" rölü oynamamız bize yakışmaz diye düşünülüyor da olabilir. Oralarda doğal işleyen bir sürecin bize, dışarıdan ithal edilmesindeki mantık da görmezden geliniyor, unutuldu herhalde, diye düşünüyorum.
Sayın Gamze Türkoğlu Güven'in Türkiye'de Sanayinin ve Endüstriyel Tasarımın Gelişimi adlı (12-13 aralık 2002, Italian Design Seminer) bir bildirisi var elimde (o seminere katılmıştım). Sayın Güven, (Er, Korkut, 1998, s.7) den alıntı yapmış: "...Planlı kalkınmayı izleyen yıllarda türk üreticilerin endüstriyel tasarım hizmetine yakın dönemde ihtiyaç duyacakları Amerikalı uzmanlar tarafından tesbit edilmişti. 1965 yılında ODTÜ Mimarlık Fakültesinde endüstri ürünleri bölümü kurulması yönünde bir rapor yayınlandı. 1969'da AID Kalkınma Programı kapsamında Amerikalı tasarımcı David Munro ODTÜ'de endüstri tasarımı bölümü kurulması için görevlendirildi. Mimarlık Bölümünde endüstriyel tasarım seçmeli ders olarak verilmeye başlandı; bu yüksek lisans stüdyo dersi 1979'da bölümün kuruluşuna dek sürdü." Açıkça görülüyor ki bu meslek (eğitim) bize, amerikalıların "uzak görü" yetenekleri sayesinde "ithal edilmiş". Eğer 1980'lerden sonrasına kalsalardı, ithalat(!) belki hiç olmaz ya da bugünkü kadar geniş kapsamlı olamazdı, diye düşüyorum. Biz (eğitimin içeriğinde değil fakat akademik/formel değeri anlamında) bir adım daha öteye gidememişiz, gidemiyoruz. Galiba bize yeni bir "David Munro" daha lazım veya artık günümüz modası gereği, AB'den (uyum yasaları içeriğinde) bir talimat beklemeliyiz. Ancak bu bekleyiş boşuna olur, çünkü ortada bir "saptama" var: avrupada endüstriyel ürün tasarımı, mimarlığın içeriği ve kapsamındadır.
Günümüzde iç mimarlar ve peyzaj mimarları (ünvanlarında bir mimarlık olduğu için) bir kimlik bunalımı yaşamıyorlar; kendilerini temsil edebildikleri ve haklarını koruyabildikleri ve toplumsal kabul gördükleri bir tüzel kişilikleri de var (sanırım). Bugünkü sosyo-ekonomik koşullar altında susmak, bir (kendince) olumlu tercih veya AB'den bir işaret beklentisi veya bir (kişisel) çaresizlikden mi kaynaklanıyor yoksa sadece bir öngörüden yoksunlukmudur, işte bunu merak ediyorum. Bu merakımın nesnesinin kim olduğunu da bilemiyorum!..
Ben, bir endüstriyel tasarımcı olarak, (son bir kaç yıldır) kendi haklarımı savunabiliyor ve (kendi ortamımda) kimlik/meslek bunalımı yaşamıyorum. Bir iş ilişkisinde karşıma çıkacak, davranışlarına önceleri hiç bir anlam veremeyeceğim fakat sonradan (kendi ortamım dışına taştığım bir zamanlarda arkitera'da yazdığım) yazılarımı okuduğunu ve bana kinlenmiş olduğunu anlayacağım bir insanla karşılaşmak da kaderin bir cilvesi olabilir; meslekler/disiplinler arası ilişkilerin getirisinin değil de kişisel çıkarların ön plana alınması, bana karşı böyle bir tavır alınmasını da normal karşılamayı gerektirebilir, diye düşünüyorum (arkitera'daki doğal üslubumu, yanlış anlaşılmalara/okumalara açık olduğunu anladığım için terkettim; yapay ve zorlama da olsa bu tarzda yazıyorum artık). Mesleğim hakkında edindiği yanlış izlenimler nedeniyle (ki böyle insanlara -başlangıçta- kesinlikle hak veriyorum!..) benim fabrikada bulunuyor olmamı tuhaf karşılayanlar da olacaktır; öyle ya "mimar özentisi" olduğumu zannedenlere göre ben, hiç olmamam gereken bir yerde olmak/çalışmakla, en basitinden şaşırtıcı/alışılmamış bir durum etkisi ile dikkatleri çekmekteyim; üstelik "bana ve mesleğime yer açın" talebim de, ilk defa duyanları, haklı olarak şaşırtacak ve tepki de uyandırabilecek kadar (diğer disiplinlerin bazı üyelerine) yabancıdır.
Mimarlık, çok da iyi bilmediğim fakat adına "tünel kalıp" denilen teknoloji ile seri olarak konut (veya benzer yapılar) ile prefabrik/kütük evler inşa etmek dışında bir "endüstriyel ürün tasarımı/üretimi" anlamında (benim mesleğimin alanında tasarım yapmadıklarını düşünecek olursam) faaliyette bulunmuyor ve Frank Gehry ile arkadaşlarının bile (mühendislikte ve endüstriyel ürünlerin tasarımında kullanılan Catia ile yaptıkları) tasarımları sadece tek bir tane "özgün bir örnek" olarak ve şantiyesinde üretiliyorken -fabrikalarda değil ve ikincisi de olmuyorken- bir endüstriyel tasarımcının, hem mimarlık ve hem de mühendislik (ve yetmiyormuş gibi kendi meslektaşlarının) dünyasına seslenmesi, elbette çok garip kaçıyor. Yeri gelmişken, Rusya'da istisnasız bütün toplu konutların "precast" sisteminde (en fazla 3-4 modelde: basit, saf fakat bugün çok bakımsız) üretilmiş olduklarını gördüğümü de söylemeliyim. "Neden Türkiye'de olmuyor?" diye sorduğumda, inanılmaz bir "başlangıç" maliyeti olduğunu (ukraynada kurulu, akıl almaz büyüklükte bir fabrikadan bahsetmişler, hatta Çernobil kazasından sonra bu fabrikanın kapatıldığını söylemişler ve) o maliyet çemberinin ilk turunu tamamlamasının hemen hemen imkansız olduğunu anlatmışlardı. Doğrusu, küçücük bir endüstriyel tasarımcı olduğum için kendi kendime gurur duymuştum!..

Sanayi Devriminin Sosyolojik Etkileri
Alman mimar Walter Gropius, Weimar'da Bauhaus mimarlık okulunu açtığında, cumhuriyetimiz henüz kurulmamıştı (Atatürk'ün Samsun'a çıktığı yıl). Yarım asır sonra, 60'lı 70'li yıllarda ülkemizde başlatılan bu eğitimin ilk öncüleri de (sanırım) yabancı kökenli idiler. Belki de ilk dersleri veren mimar kökenli (yerli) çoğu öğretim görevlisi, bu yeni mesleği(n artılarını) ders verirken öğrenmekte idiler. Benim burada ilgi duyduğum şey doğrudan mimarlığın tarihi değil fakat ingilterede başlamış sanayi devriminin ülkemize ne zaman, nasıl geldiği ve sosyolojik etkileridir. Bu nedenle, endüstriyel tasarımın ülkemizde başlatılmasının bir adım daha gerisine giderek mimarlığın da ülkemizdeki geçmişine bir göz atmakta yarar görüyorum.
İTÜ'nün kendi sitesindeki tarihçede, ilk kez batılı anlamda mühendislik (gemi inşaatı ve deniz haritaları yapımcılığı) eğitimi verilmek üzere (1773) yılında bir macar soylusu öncülüğünde okul kurulduğu yazılmış. Bu okul, (1795) yılında genişletilerek (Fransız öğretim üyeleri tarafından) topçu subayı da yetiştirmeye başlamış. (1847) yılında okulun ders programına mimarlık alanından dersler de eklenmiş.(1883) yılında ise, Hendese-i Mülkiye adını alarak, bugünkü anlamda sivil inşaat mühendisliği eğitimi de vermeye başlamış. (1909)'da okul, bayındırlık bakanlığına bağlanarak Mühendis Mekteb-i Alisi adını almış ve sivil mimar / mühendislerin yetişmesi için eğitim alanını genişletmiş. Alıntıladığım bu minik tarihçe bana, (1773/1795) baz alındığında mühendisliğin, ülkemizde eğitimi verilen en eski disiplin olduğunu gösteriyor. (1847) yılında mimarlık alanında hangi derslerin verilmeye başlandığını bilemiyorum (zaten bu yazının konusu ile doğrudan ilintili değil). İTÜ öncesinde, ülkemizdeki mimarlığın usta-çırak ilişkisi içinde olduğunu düşünmek mümkün. Avrupada, bir disiplin olarak (formel anlamda) mimarlık eğitiminin başlangıç tarihinin (bizde olduğunun aksine) sosyal açıdan fazla bir anlamı olmadığı kanısındayım çünkü, sanat tarihinde okuduklarımdan aklımda kalan çok net bilgiler var: ressamların ve heykeltraşların hiç bir saygınlığının olmadığı orta çağ karanlıklarında(?) bile mimarlar, şairlerle birlikte asilzadelerin (ve hatta kralların) sofralarında yemek yerlermiş. Sanatı temsil eden bu meslek, batıda, belli ki tarihinden gelen baskın (kültürel) karakteri ile her zaman itibarlı olmuş, kendi alanında son sözün sahibi olmuş (mesleğin saygınlığı, formel eğitim ile birlikte başlamamış). Belleğimi ne kadar zorlarsam zorlayayım, (cumhuriyet öncesinde) ülkemize dünya çapında şaheserler hediye etmiş mimarlarımızın bile toplumumuzda böyle bir itibar/saygınlık gördüklerini okuduğumu hatırlamıyorum. Farklı bir siyasal yapıda, farklı bir din ve kültür birikimi ile kendine özgü farklı bir ekonomide , böyle bir tavrı oluşturabilecek sosyal sınıflar (aristokrasi/burjuvazi) de olmadığına göre, belleğime güvenmeye devam etmekte bir sakınca görmüyorum: doğrudan saraya bağlı bir mimarlık ocağı (bir Balyan ailesi hatırlıyorum bu arada) ve zanaatkarlar grubu (sınıfı?) vardı mutlaka fakat bu insanların toplumsal ilişkilerindeki (eğer olmuşsa) itibarlarının kaynağı, doğrudan meslekleri değildi de saraya bağlı olmaları (saraydan maaş almaları) ve otoritelerinin kaynağının da padişahtan kaynaklanıyor olması idi, diye düşünüyorum. Sarayda olabileceğini pek düşünemiyorum ama, bir vezirin sofrasında (her nasılsa çağırılarak) yemek yemiş olmanın getireceği itibarın, yaptığı eserleri ile itibar kazanmış bir insanın böyle bir (asilzadeye ait) sofraya (özellikle) davet edilmesinden farklı olacağı kanısındayım (fakat, bu kadar kesin bir ayırım yapmak, haksızlık da olabilir; benimki sadece bir düşünce).
Batıda, kendi doğal süreci içinde kendine özgü tarzı ile gelişmiş (ve kendi sosyal statükosunu da kendisi zamanla kurmuş/kazanmış) bir disiplinin (ve/veya eğitim sisteminin), özgün kaynağında var olduğu biçimi ile toplumumuza ithal edilmiş olmasında kimin fikir ve karar sahibi olduğu (bu yazıda) hiç önemli değil. Fakat bu eğitimi ilk kez kimlerin verdiğini incelemek, beni kişisel olarak doğrudan bir "statüko" kavramına götürüyor. Geliş sebepleri her ne olursa olsun, gelenlerin mutlaka kendi "statükolarını" da yanlarında getirdiğine ve (hiç zahmet etmeksizin) kabul ettirdiklerine inanmakta zorluk çekmiyorum. Basit bir Aristo mantığı ile düşündüğümü iddia edenler olabilir; yuvarlak bir masa gördüğüm zaman "çemberin bütün yarıçapları birbirine eşittir" basitliğinden öte bir kuramı hatırlayamadığımı öne sürenler olabilir fakat ben böyle düşünüyorum. İkinci meşrutiyetten sonra ve özellikle cumhuriyetin ikinci on yıllarında ve hatta sonrasında bile, bir bütün halinde -sosyal statükosu ile birlikte- yabancı mimarlığın kendisini kabul ettirdiğine inanıyorum. Bu kabulleniş, mimarlığın bir "meslek" olarak kendisini aştığı ve doğrudan "kişilerin statükosu" şeklinde evrimleştiğinde, sayılarının 200-300'ü geçmediğini hatırlayabildiğim o zamanın genç mimarlarında (aralarından yetişmiş ve benim bile isimlerini ezbere bildiğim birkaç tanesi hariç) mutlaka bir rahatsızlık yaratmış olmalıdır. Küçümsenebilir ama ben, düz/basit bir Aristo mantığı güderek, o günün mimarlığı ile bu günün endüstriyel tasarımını karşılaştırıyor (tarihsel yönü hiç önemli değil: bu günden o güne dönüş veya o günden bu güne geliş) ve bir aynılık buluyorum. Fakat bu aynılık, sadece temelde var; bugün benim mesleğim, sadece yabancıların değil fakat (fazladan) kendi ülkemdeki mimarların bile rekabeti altında var olma çabası içinde olduğuna göre, günümüz mimarlığının (tarihlerinin, -örneğin- Mimar Sinan'la değil de ikinci meşrutiyetle başladığını kabul edecek olursam) ilk kuşak mimarlığın problemlerini unuttuklarını düşünüyorum. Mesleğimle ilişkilendirdiğimde "tarihin tekerrür etmesi" bir kader midir yoksa bir tercih midir sorusu ile karşılaşıyorum. Fakat bugün, o günlere göre çok yol katetmiş olsa bile toplumumuzun (belli/küçük bir entellektüel kısmı dışında), geleneksel olarak bütün mesleklere eşit mesafede durduğuna/duracağına inancım da devam ediyor.

Özlem (Yan) Devrim
Endüstri Ürünleri Tasarımcısı
Marmara Üniversitesi 1997


Bu makale Bileşim Yayıncılık, Fuarcılık ve Tanıtım Hizmetleri A.Ş.'ye ait Makinatek Dergisinin Aralık 2005 tarihli sayısında yayınlanmıştır.



Hiç yorum yok :