18 Aralık 2006

BULANIK MANTIK ve ENDÜSTRİYEL ÜRÜNLERDE KATEGORİ

© Özlem Devrim

Mantık Biliminin Tarihsel Süreci

“Uzay teleskobu Hubble’ın verilerine dayanarak, evrenin en az yüzde yetmişini oluşturduğu düşünülen ‘karanlık enerji’nin, başlangıçtan beri var olduğu tesbit edildi. Bu gözlem, ‘boşluk enerjisi’ olarak da tanımlanan karanlık enerjinin yoğunluğunun, olağan maddenin yoğunluğuna bağlı olarak zamanla değiştiği yolundaki teoriyi çürüttüğü için önemli. John Hopkins Üniversitesi’nden astrofizikçi Adam Riess ve ekibinin vardığı sonuca göre...” Daha başka pek çok günlük gazetede de yayınlandığını düşündüğüm bu haberin kaynağını burada vermeye gerek duymuyorum, herhangi bir kanalda doğruluğunu da sınamaya gerek görmedim. Bu habere (eğer yanlış yorumlamıyorsam) inanıyorum çünkü/zaten benim beklentilerime de paralel(!). Bu haber, 100 yıldan daha önceki bir zamanda Cantor’un (1845-1918) yaptığı hesaplamaları da doğruluyor. Kendisine deli gözüyle bakılmasına sebep olan “sonsuz kümeler kuramı”nı bulmuştu Cantor; O’na göre bir eleman bir kümeye ya aitti ya da ait değildi ki aidiyetin olmaması, varlığın da olmaması anlamına geliyordu; yani, büyük patlamanın da bir başka –daha büyük– küme içinde olması gerektiği iddiası idi bu aynı zamanda.

Klasik mantık, hepimizin de bildiği gibi, Aristo tarafından kuruldu/sistemleştirildi. Gottlob Frege (1848-1925; Alman felsefeci ve matematikçi) ise, sembolik/simgesel mantık alanında yaptığı çalışmaları 1879 yılında yayınladı. Frege’nin kişisel görüşü, mantığın net/kesin kavramlarla ifade edilmesi gerektiği yönünde idi; bulanık kümeleri (bulanık mantığı) –ifade edilemeyeceği düşüncesi ile– görmezden geldi. Bu, siyah ile beyaz arasında gri tonlarının bulunduğunu inkar etmek değildi hiç şüphesiz; bir ifade probleminin ertelenmesi idi.

Gri tonlarının (bulanık kümelerin) nasıl ifade edilebileceğini ilk kez (bilimsel olarak) Baku-1921 doğumlu Lutfü Askerzade, kendi kurduğu sistem ile 1965 yılında (A.B.D.’de) açıkladı. Kurduğu sistemde kullandığı dil, bilinen simgesel mantık dili idi ve sistemin adına “bulanık mantık” denildi. Önceleri kabul görmeyen, üstelik, gerçekten yeni-yepyeni bir şey de olmayan bu mantık, var olan fakat ifade edilemeyen gerçekliğin dile dökülmesini –ve böylece tartışılıp kullanılabilmesini– sağlayan bir çözüm yolundan başka bir şey de değildi; bir faydalı buluş idi. Zaten kendisine verilen “bulanık mantık” adı bile bunu doğrular görünüyor; birbirine zıt anlamlı kelimelerden oluşan bir tamlama (oxymoron) ile ifade edilmesi de bu yüzden olmalı. Bu dil, tekniğe/teknolojiye bir sıçrama yaptırdı: sensörlerle çalışan bütün makinalar, mekatronik bilimi, yapay zeka çalışmaları... hepsi varlığını bu yeni dile borçludur.

Öte yandan sosyal (ve ruhsal) hayata, iletişime de yeni ufuklar açtı (simgesel) dilin bu yeni kullanılış tarzı: artık insanlar birbirlerine daha yumuşak ve önyargılardan arınmış olarak yaklaşmaya, (gri tonları kabul etmeye hazır olarak) birbirlerine daha anlayışlı davranmaya başladılar. (Bulanık) Matematik, Hegel’i haksız çıkarırcasına, insanın günlük hayatına da girdi ve hatta daha ötesine giderek –bana göre– tarihte(?) ilk defa, felsefe ile (tamamen) örtüştü, birleşti, kaynaştı. Artık, konusunun uzmanı olmayanlar için (ne bilimsel ve ne de sosyal) disiplinleri birbirinden ayrı –bağımsız– düşünmek büsbütün imkansız hale geldi. Post-Modernizm akımı –bence– bütün sinerjisini, sınırların ortadan kalktığı düşüncesinden (yanılgısından) aldı, kutsadığı bu (yanlış) düşünce ile de beslendi/besleniyor.

Belirsizlik, rasgelelik, (kümeye) dereceli üyelik gibi soru(n)lar, günümüzde sadece makinaların (ve endüstriyel ürünlerin) değil, insanların da sorunudur. (Bazı) insan(lar) giderek kendi benzerine/kopyasına (humanoid) doğru koşarken, tribünlerde kalıp seyreden(ler)in çok şey kaybedeceğini söylemek yanlış olmaz.

Her Disiplin Kendi Küçük/Alt Kümesinin Elemanıdır

“Disiplinler birbirleri ile birleştiler de ortaya tek bir disiplin mi çıktı?” sorusunun cevabını iyi düşünmek gerekiyor. Soruyu tersinden sormak daha akıllıca da olabilir: “Tek ve mutlak bir disiplin parçalandı da ortaya bir çok disiplin mi çıktı?” Geleceğin bilimi olduğuna inandığım mekatronik bile tek başına bir disiplin değildir, melezdir (ağaç biçimli düşünceye göre, olsa olsa bir koca ve üretken daldır) çünkü, kendisini oluşturan bütün diğer disiplinler, bir yandan da kendi başlarına kendi yollarında gidiyor/ürüyorlar. Yani, sosyolojik (/felsefi?) bir dille söylenecek olursa, bütün farklılıklar kendi farklılıklarını muhafaza ederek bir arada yaşıyor, gelişiyor fakat paydalarını da ortak kullanarak (paylaşarak) yardımlaşıyor, öğreniyor ve gelişiyorlar. Burada, Cantor’un haklı olduğu (benim felsefi yorumumla da) ortaya çıkıyor: varlık, varlığını farklılığına borçludur; farklı olabilmek (yani var olabilmek için) kendisinden farklı olunacak bir başka varlık (yani sonsuzluk) gerekir. Bu, felsefenin matematik dili ile ifadesinde (matematiğin günlük/sosyal hayata hiç giremeyeceği iddiasındaki Hegel’in hiç düşünemediği) bir hipoteze de götürüyor beni: “her pay, ait olduğu (kendisinden küçük) kesrin de zincirleme paydasıdır”. Bir başka deyişle, her disiplin, kendi küçüğünün paydası ve kendi büyüğünün payıdır; her payda, kendi payının da ön koşuludur.

Post-modern düşüncenin (çoğunluk örneklerinin) sosyal bilimler ve günlük yaşantıda çeşitli kanallardan kabul ettirmeye çalıştığı “kendini ve hiçbir şeyi kategorize etme, sınırları kabul etme/kaldır; bütünün içinde her bilgi ve her birey özgürdür, tektir, aidiyet yoktur” gibi dayatmalarını(!) değil kabul etmek, tartışmak bile bana çok anlamlı görünmüyor. Bütün senfonilerin yedi nota ile ve bütün matematik işlemlerin on rakkam (hatta bütün sayısal işlemlerin de iki rakkam) ile yapıldığını kabul etmek/bilmek, –bu anlamda– post-modern ol(a)mamak için bana yeterli görünüyor. Yedi notanın dizilimine matematiksel bir uyum/yöntem/ahenk getiren müzik terimlerini (yani müziğin dilini) bilmeyenlerin müzisyen ; on rakkamın birbirleri ile nasıl ilişkilendirileceğini –yani dört temel işlemi: matematiğin dilini– bilmeyenlerin matematikçi olamayacağını –peşinen– kabul etmek gerekiyor. Tek bir notanın veya tek bir rakkamın, herhangi bir (veya birden fazla) kümenin elemanı olmadıkça hiçbir anlamı/değeri ol(a)mayacağı temel/bilimsel doğrusu, post-modernizmin bu özgürlük/özgünlük iddiasını –kümeyi yani dili inkar ettiği için– dayanaksız bırakıyor.

Yedi nota veya on rakkamın varlığını kabul etmek ile bunları kullanabilmek için gerekli disiplin(ler)i –yani dili– öğrenmek ve uygulamak, birbirine bağlı-bağımlı fakat birbirlerinden
–uygulayıcısına göre– farklı da olan (üstelik değişmeye, gelişmeye ve özelleşmeye açık –da olabilen–) şeylerdir. Somut (veya soyut) temel varlığın kabulü ile onu (asla tam anlamı ile
–yeterince– olamasa bile) dile getirme ve ona anlam kazandırma usullerini (disiplinlerini) birbirlerinden ayırmak/koparmak nasıl mümkün değilse, kendisi kategorize olan temel varlığın bu disiplinlerle ifadesinde kategoriler kurmamak da o kadar eksiktir, saçmadır, yanlıştır. Tartışmaya ve/veya yeni kabullere açık olan unsur, kategorilerin varlığı değil onların ifade ediliş tarzları yani dilleridir. Netice olarak hayatımızın en çok içine girmiş/girmekte olan bilgisayar sistemlerinin çalışma prensibi bile evet-hayır ikilemine (kategorisine/çelişkisine) bağlı-bağımlıdır. Bu katı ayrımın varlığı ile “belki/biraz/bazen...” gibi bulanık ifadeler de dile getirilir ki işte burada –bence– post-modernist düşüncenin/iddianın da şu yanılgısı ortaya çıkar: varlık için mutlak bağımsızlık, salt özgürlük vardır: varlık bireyseldir ve her varlık, kendi aidiyeti ile/kadar değil kendi özgünlüğü ile/kadar anlam bulur. Bu hali ile post-modernizm, kendi ayaklarını göremeyen, kilolu bir insana benzer ki ben, yukarıda da belirttiğim gibi
–bu anlamda– post modern görüşün temel bir dayanaktan yoksun olduğu inancına sahibim.

Post-modernizm, bu temel kategori(ler) ile olan meselesini (paradoksunu) göremez ya da görmezden gelir. Kendi doğrusu olarak kabul ettiği (yukarıda italik olarak dizdiğim) düşüncedeki/iddiadaki yanlışını/yanılgısını görmek ve –yanlışlığını– kabul/ispat etmek, (benim gibi, bazen “pragmatist”) düşünen insanı, post-modernizmin, bir varlık/aidiyet (kategorizasyon) sorunsalı (veya çözümü?) değil fakat yaratıcı (yenilikçi/innovative) olabilmenin ön koşulu (veya, bir yolu/yöntemi) olarak kabul edilmesi gerektiği; yani bir dil olarak , henüz keşfedilmemiş (ve asla –sonu– keşfedilemeyecek çünkü kişiye özgü) bir serbest disiplin gibi algılanması ve kullanılması gerektiği, sonucuna götürür. İşte bu anlamda ben, post-modernizme büyük bir sempati de besleyebilirim. Varlığın dilini (teorisini) hiç bilmeden sesine (eylemine) hayranlık duymuş bir yetenek için kendi kendine –örneğin– gitar çalmayı öğrenmiş olmak bazen –ve çoğunlukla– formel bir eğitimle öğrenmiş olana karşı peşin peşin bir galibiyet habercisi olmanın da ifadesidir ki burada yeri gelmisken ben (tıp bilimleri hariç, örneğin, ister tarihçi ister ressam vb. olsun) her meslekten her “alaylı” olarak tanımlanan insana (peşin bir ön yargı ile) daha fazla(?) saygı duyduğumu (saygı duymaya açık olduğumu) da belirtmek isterim. Kendimce gerçek post-modernistler olarak tanımladığım bu insanlar kadar yaratıcı/yenilikçi olabilmek uğruna, yeni başladığım her bir projede, bana öğretilmiş / öğrendiğim bütün temel disiplinleri unutarak (fakat, varlığını kabul ettiğim salt temel kategorileri ise baz/kriter almaya devam ederek), tıpkı onlar gibi düşünmeye çalışırım. Benimle aynı düşünceleri paylaşarak post-modern(vari) bir duruş sergileyen –hatta doğrudan katı bir post-modernist olan– ve post-modern eserler veren bütün sanatçılara da bu nedenle (bir ön) hayranlık duyarım.

Teknoloji Ötesinde Eğitim ve Kategori

Nitelikli düşündüğüne inandığım bütün kişi veya (teknoloji ötesi) toplumlar, kendilerini başkalarından (en azından, benden) ayırıyor, kategorize ediyorlar. Ben, kişisel olarak, ikircikli bir dünyada yaşadığıma inanıyorum. Ben, kendileri ağaç biçimli –düşünüyor ve yaşıyor– iken (yani kendilerini benden kategorize ederlerken) bana ot gibi olmayı –göğe doğru değil de kumların üzerinde plajlara doğru kök salmadan yayılmayı– öğütleyen(ler)in samimiyet(ler)ine artık inan(a)mıyor, güven(e)miyorum. Köklerimden koparılmak istendiğim gibi (ard niyetli?) düşünceler taşıyorum. Bu düşünceler beni, on(lar)a düşman olmaya götürmüyor, bu olanaksız çünkü ben de en az onlar kadar nitelikli (ve objektif) düşünebiliyorum: zayıfın yenilmesi doğa kanunudur ve hiçbir avcının, avının elinden tuttuğu görülmüş şey değildir.

Batıda, yani teknoloji ötesi toplumlarda (az sayıda örnekleri dışında) endüstriyel tasarım diye ayrı/özgün bir eğitim verilmediğini ve üstelik (/bu nedenle) endüstriyel tasarımcıların ayrı/özgün bir meslek kuruluşları da olmadığını yıllardır hep duyurmaya çalışanlar bilirim. Kendi sosyo-ekonomik tarihsel süreci icinde oluşmuş o doğal yapılanmanın/yapısızlığın, ülkemizde de olduğu gibi kopyalanması gerektiğini savunan bu görüştekilere göre, endüstri ürünleri tasarımcılığının bağımsız bir bilim dalı olduğunu tartışmaya açmak bile saçmalık olarak algılanır. Bu konudaki muhalefetimi her zaman –gerekçeleri ile– elimden geldiğince yazdım ve bağımsız (yani özgün) bir eğitim verilmesini savunurken, bu(günkü) kadarının bile yeterli olmadığını da –her yazımda– dile getirdim. İnsan, doğuştan bir “sporcu” olduğu kadar bir “tasarımcı”dır da aynı zamanda. Fakat, bir insanın “ben sporcuyum” demesinin, kimliğini yeterince açıklamaya yeteceği düşüncesinde değilim. Eğer sigaranın zararlarından bahsetmiyorsa, bir insanın “ben sporcuyum” açıklamasını yeterli bulamam; hangi sporu yaptığını da açıklamasını beklerim. Tasarım alanına ait diğer bütün “salt sanat” dallarından farklı olan, mimarlıkla birlikte kendi özgün koşullarına sahip ve “mühendislik disiplinleri ile teknolojiye bağımlı” bir mesleğin mensuplarının kendilerini sadece “tasarımcı” olarak tanıtmalarını da doğru (ve yeterli) bulmuyorum.

Salt bir “tasarımcı” olmanın, salt bir “stylist” olmak anlamını da (bulanık olarak) içerdiğini kümeler mantığına göre kabullenmek gerekiyor. Büyük küme “tasarım” adını taşıyor ve içinde salt sanatların (style da dahil) hepsini barındırırken, mühendislik kümesi ile ortak elemanları olarak mimarlık ve endüstriyel tasarımı da içeriyor. Burada, bir mimar veya bir endüstriyel tasarımcının, çok doğal olarak “stylist” olabileceği (olduğu) da ortaya çıkıyor. Bu tezimde söz konusu elemanların, doğrudan insanlar değil fakat meslekler olduğu asla göz ardı edilmemeli. Örneğin, tek bir insan, Charlie Chaplin (1889-1977) kendi varlığında üç farklı kimliği temsil ediyor(du): Oyuncu, senarist ve besteci. Kendi senaryolarını yazdı, kendisi oynadı ve hiç söz kullanmadığı (kullanmayı reddettiği) filmlerini kendi bestelediği müziklerle taçlandırdı. (1931) tarihli –uzun metrajlı– Şehir Işıkları (City Lights) filminde kullandığı özgün müziği, günümüz klasikleri arasındadır ve inanıyorum ki bütün meslektaşlarım (sanayi devrimine karşı takındığı olumsuz tavırları ve Hitler faşizmine karşı duyduğu nefret nedeniyle bestelediği bu ve diğerlerini) mutlaka biliyorlardır.

Ülkemizde endüstri ürünleri tasarımı eğitimi, tıpkı bir satranç eğitimine benzetilebilir. Dünyanın bu en mükemmel zeka oyununda tek güç, (bireysel) zekadır. Daha zeki olan, daha analitik düşünebilen, ileriye yönelik daha fazla hamleyi görebilen / planlayabilen, rakibinin vereceği tepkiyi daha isabetli olarak tahmin edebilen, olası hatalara karşı önlem alabilen, tuzak kurabilen.... oyunu kazanır. Galibiyetin temel girdisi zekadır ve eğitim zekayı keskinleştirir. Endüstriyel tasarım eğitimi de tıpkı bu şekilde, fakat zeka değil de yetenek üzerine kurgulanır. İşte temel hata da burada ortaya çıkar. Satranç oyununda öğrencinin, (veya oyuncunun) düşünmekten başka hiçbir yükümlülüğü yoktur, başka hiçbir kimseye ihtiyacı da yoktur. Satranç taşlarına yer değiştirmek için ellerini eğitmesi de gerekmez. Hatta tamamen sanal ortamda da kalabilir. Oysa ki bir endüstriyel tasarım öğrencisinin sadece yeteneği (düşünceleri ve kağıt üzerine çizdikleri) ile bu mesleği yapabilmesi imkansızdır fakat bu, çoğunlukla eğitimde görmezden(?) gelinir. Öğrencilerin, sanki her çizdikleri üretilebilir/yapılabilir şeylermiş gibi –sanal ortamda– yetiştirilmeleri, sadece birer “stylist” olarak kalmalarına(?) ve bir satranç oyuncusu gibi bireysel/teorik davranmalarına sebep olur. Bir endüstriyel tasarımcının salt stylist (sadece biçim verici) olması, içinde yer almasının gerektiği mühendislik kümelerinden kopuk yaşaması yani ortak dili konuşamaması anlamına gelir ki bu yalnızlık, eğitimde görmezden gelinecek ve devam edilmesine göz yumulabilecek bir hata(?) değildir. Hiç (herhangi) bir kümeye aidiyeti kabul etmeyen (etmesi gerektiği öğretilmeyen) bir elemanın (gerçekten) özgür olabilmesi/kalabilmesi ise, onun ancak bir “stylist” olması, olarak kalması/kalabilmesi ile mümkündür. Öyle de bir zaman gelebilir ki endüstriyel tasarımcı, pişmanlık duyup da katılmak istediğinde, her kümeden dışlanır, reddedilebilir. Bana göre endüstri ürünleri tasarımı, eğiteceği adayları seçerken, onların “style” verme yeteneklerini elbette (ve mutlaka) sınamalı fakat eğitim boyunca onların “stylist” olarak kalmalarına (kalma arzularına) izin vermemelidir. Bir başka örnekle konuyu daha basitçe anlaşılabilir duruma getirmek de mümkün: Endüstri ürünleri tasarımcılığına aday olan öğrenciler, tıpkı birer bilardocu gibi eğitilmeli: hem matematik/geometri bilgisi (teorik eğitim) ve hem de ıstakayı tutma becerisi kazandırılmış maharetli eller/parmaklar (malzeme bilgisi, işler maket –ve hatta bire bir ürünün kendisini– yapma deneyimleri ve endüstriyel işleme yöntemleri) ile olmazsa olmaz bir koşul olarak da bir bilardo masası (yani bir fabrika). Bu örneği biraz zenginleştirmek de faydalı olacak: Bilardonun, bireysel de olabileceği gibi/kadar eşli de oynanabileceği –bu yönü ile satrançtan farklı olduğu– mutlaka vurgulanmalı. Masanın boyutlarının değişken olduğu öğretilmeli. Delik ve top sayısına bağlı/bağımlı olarak oyunun değişik oynanma şekilleri/kuralları da olduğu –yani ihtisaslaşma gerektiği– gösterilmeli.

Endüstriyel Ürünlerde Kategorize Zorunluğu

Endüstriyel ürünlerin istisnasız hepsi, enerji ile ilişkileri anlamında mutlak bir sınıflamaya bağlıdırlar. Bu konuda yazdığım iki makaleden, buraya kısa bir özet alıntı (hatırlatma) yapacağım.

Endüstriyel Ürünler kümesi, başlıca iki büyük/alt kümeden oluşur:
Basit Endüstriyel Ürünler
Bileşik Endüstriyel Ürünler

Basit endüstriyel ürünler, kullanılmalarında insan gücü/emeğinden başka hiçbir enerjiye gereksinimleri olmayan ürünlerdir. Tasarım ve imal edilmelerindeki özelliklerine göre ikiye ayrılırlar: mühendislik/teknolojiye bağlı-bağımlı olmadan (tasarlanabilen ve) imal edilebilen (bardak, çatal, kaşık, elbise askısı gibi) ürünler ve imal edilmelerinde (ve tasarım aşamasında) en azından –teorik de olsa– mühendislik bilgisi gerektiren (bisiklet, tekerlek jantı, batarya gibi) ürünler. İstisnasız bütün basit ürünler, kendilerinden beklenen işlevsellik ve faydayı sağlamak için hiçbir şekilde –insan enerjisi dışında– bir dış enerji gerektirmezler.

Bileşik Endüstriyel ürünleri burada detaylı olarak yazmaya gerek yok. Basit bir anlatımla, bu tanım, elektrikli süpürge, fotokopi, buzdolabı, otomobil... gibi, kullanılmalarında mutlak surette (elektrik gibi) bir dış enerjiye ihtiyacı olan ve gerek tasarlanmalarında ve gerekse üretilmelerinde mühendislik bilgisi gerektiren ürünleri kapsıyor.

Bu güne kadar, endüstriyel ürünleri benim yaptığım şekilde kategorize eden hiç olmadı. (Endüstriyel Ürünlerde Enerjinin Dönüşümü ve Endüstriyel Ürün Kavramının Açılımı isimli makalelerime bakınız.) Bunun –bence– başlıca (ve birbirine dönüşümlü) iki sebebi var:
Birincisi, sanayide böyle bir kategorileşmeye ihtiyaç duyulmadı. Çünkü sanayi üretiminin, gerek ihracat ve gerekse ithalatın ölçülmesi bakımından böyle bir sınıflandırmaya ihtiyacı hiç olmadı. Beyaz eşya, metal eşya, otomotiv, plastik ve mutfak eşyaları gibi genel kategoriler, sanayi ölçümleri için (tekstil, inşaat ve benzeri sektörleri de kapsaması gerektiği dikkate alındığında) her zaman için yeterli idi ve (sanırım) öyle de kalacak.

İkincisi, teknoloji ötesine (bilgi çağına, nano-teknoloji çağına geçmiş) toplumlarda, endüstriyel ürünlerin bu şekilde kategorize edilmeleri –sanayinin böyle bir sınıflandırmaya ihtiyaç duymaması veya (ifade edilemeyeceği düşüncesi ile) görmezden gelmesi bir yana– eğitim ve üretim alanında da artık bir gereklilik oluşturmuyor. “Artık” diyorum çünkü benim kullandığım (1965’de teorik olarak açıklanan fakat çok sonraları –ilk kez Japonya’da– uygulanan) bulanık mantık bilgisi/yöntemi, endüstriyel ürünlerin tarihi yanında çok genç kalıyor ve artık Batı’nın ileriye yönelik stratejilerinde bu tarz sınıflandırmalara ihtiyacı yok. Onların açısından bakıldığında, benim büyük bir dikkatle ayırıp düzenlediğim “basit ürünler”in hepsi de sadece birer “ıvır-zıvır” ve her tasarımcı(ları) çizebiliyor; zaten uzak doğu ülkelerinde de yaptırıyorlar. Belki de bu nedenle olacak, endüstriyel tasarım alanındaki yarışmaları, kurumsal bazda değil de kişisel alanda tertipleme alışkanlıklarını değiştirmeye artık hiç gerek görmüyorlar.

Endüstriyel ürünlerin bu şekilde kategorize edilmesinde ne tür bir yarar olabilir?” sorusunu sormak gerekiyor. Bunun –bence, ülkemize özel– pek çok faydası olacak:
* Ülkemizin sanayi üretimi ve yeteneği bu tablolar yardımı ile okunabilir, aydınlatılabilir.
* İthalat ve ihracat konusunda (cari açık vb) gerçek kıyaslamalar yapılabilir.
* İleriye dönük uzun vadeli planlar yapılabilmesi kolaylaşır.
* Mühendis ve tasarımcı ihtiyacı, (eğitim ve istihdamda) bu alanlara göre tesbit edilebilir.
* Meslekler arasındaki alan kaymaları ile işgücü israfı önlenebilir.
* Mühendislik eğitiminde daha hassas ihtisaslaşmalara gidilebilir.
*Tersine mühendislik yapmamız gereken alanlar kolaylıkla belirlenebilir ve bu ürünler üzerinde imalat yapmaya çalışan KOBİ’lerimiz desteklenir ve teşvik edilebilir(mi?).

Bütün bunlar benim açımdan, tablolardan sağlanabilecek “yan” faydaları gösteriyor. Benim, bir endüstri ürünleri tasarımcısı olarak bu tabloları yapmaktaki amacım, daha bir özel:
* Stylist ile Endüstriyel Tasarımcı arasındaki farkı ortaya çıkarmak
* Endüstriyel tasarım eğitiminde ihtisaslaşmanın gerekliliğini ispatlamak,
* Endüstriyel tasarımcı ile mühendisin beraber çalışması zorunluğunu gösterebilmek,
* Yarışmalarda uyulmasını gerekli gördüğüm ilkeleri belirlemek (yarışmaların, kurumsal bazda ve piyasaya sürülmüş ürünler üzerinden yapılması; jüri üyelerinin, danışma konseyi tarafından açık oylama ile, ürünün ait olduğu kategoride –çoğunluğu– fiilen uzmanlaşmış meslektaşlar arasından seçilmesi, gibi).

Eğitimde ihtisaslaşma olmadıkça, mühendis ile endüstriyel tasarımcı işbirliği asla gerçekleşmeyecektir (yani/aslında, endüstriyel tasarımcı yetiştirilmediği sürece, eğitim “style” aşamasında kaldıkça, işbirliğinden de bahsetmek gereksizdir). Mezun olanlar, kolay yolu seçecek, yani stylist olacaklar veya mesleği tamamen terk edeceklerdir. Dışardan mesleğe yapılan sarkmaların –alan kaymalarının– hemen hepsi basit ürünler sınıfında olduğu için “stylist” olarak piyasada kalmak da giderek zorlaşacaktır. Üstelik zaman içinde, bilgisayar yazılımlarının yeteneklerinin arttırılması ile her tüketici de kendisinin stylist’i olacağından, basit ürünlerde tasarım eğitimi bile gereksiz duruma düşecektir. (Eğitimde kaynak israfı olacağı endişesi ile bu konuda ciddi ciddi düşünmek gerektiğine inanıyorum)
Yarışmalarda bu (benim önerdiğim) kategorizasyon yapılmadıkça, plastik bir bardakla (aynı mekanda kullanılacak) plastik kabuklu bir mikser, “mutfak eşyaları” adı altında, aynı kategoride aynı koşullarla elemeye girecektir. Ne o bardağın basitliğine (salt “style”) ve ne de o mikserin çalışabilirliği (mühendislik girdisine) dikkat edilmeksizin, bakan gözlerle ürünler aynı kefede tartılacaktır. Bu durumda, (olmayan bir) endüstriyel tasarımcı-mühendis işbirliği ise, büsbütün bir çıkmaz/gelmez bahara kalacaktır. Jüri üyelerinin mesleki kimlik ve yetenekleri (ve hatta uzmanlıkları), yanlış kurgulanmış bir sınıflandırma ve ödüllendirme sisteminde hiçbir şey ifade edemeyecektir. Köprü altlarında kurulan sergilerin getiri ve götürüsü, benim gibi birkaç mühendis-işbirlikçisi ve doğrudan mühendislik tarafından daima sorgulanacaktır. Bu tarz ortamlardan da (çoğunluğu stylist) yıldızlar çıktığı elbette doğru ve onlarla hepimiz gurur da duyuyoruz fakat bizim kitlesel amacımız, ülkemizin yıldızlaşması olmalıdır. Yıldız ülkenin bireysel yıldızlarını (trendleri belirleyen stylist’lerini) seçmek, ancak ondan sonra gelmesi gereken bir aşamadır ki benim ülke dediğimi isteyen “şehir” olarak da algılayabilir.

Sonuç

Bazı eşleşmeler/kilit birliktelikler vardır, “uçak-pilot; mutfak-ahçı; kitap-yazar; hasta-doktor...” gibi yüzlerce örnek gösterilebilir istendiğinde. “Endüstriyel tasarım(cı) denilince ilk akla gelen nedir?” diye bana sorulacak olsa, tek cevabım olabilir: KOBİ. (Bilardocu ile masası gibi). Böyle bir düşünce yöntemi(?) ile başladığım bu metnin giriş bölümünün son cümlesini buraya alacağım: “(Bazı) insan(lar) giderek kendi benzerine/kopyasına (humanoid) doğru koşarken, tribünlerde kalıp seyreden(ler)in çok şey kaybedeceğini söylemek yanlış olmaz."
Bu cümleyi burada, sonuç bölümünde açmam gerekiyor (inanıyorum ki meslektaşlarım alınganlık göstermeyecekler ve beni anlamakta iyi niyetli davranacaklardır):

Batı ülkelerinde (endüstriyel?) tasarım alanında yapılan hemen hemen bütün yarışmaları, pistte, atların değil de seyislerin koşmasına/yarışmasına benzettiğimi farkettim. Benim bildiğime, benim beklentilerime göre atların üstünde yarışmaları gereken seyislerin, pistte koşmaları garipsenecek bir durumdu fakat bir tribünde oturup da (hayranlıkla) böyle yarışmalar seyretmenin mantığını da –ayrıca– irdelemek gerektiğini düşündüm.

Batı’dan örnek alınacak (alınması düşünülen) her türlü yol/yöntem/usul/tarz/sistem.... bize uygun değildir. Bildiğim ve anlayabildiğim kadarı ile, uzak doğudaki ülkelerin de hiçbiri, salt Batı’nın sistemleri ile gelişmiyorlar. Mutlak bir adaptasyon / uyarlama (ve hatta salt özgünlük) bilincinde olduklarına inanıyorum. Bizi ve bütün dünyayı –geleceğe dönük senaryolarda– korkutan o iki dev nüfuslu ülkenin de kendilerine özgü birer sosyolojik yapıları; dinleri, siyasi ve ekonomik görüşleri var. Bu yazıdan bir alıntı getireceğim gene: “varlık, varlığını farklılığına borçludur; farklı olabilmek (yani var olabilmek için) kendisinden farklı olunacak bir başka varlık (yani sonsuzluk) gerekir.” Biz, var kalabilmek için farklarımızı muhafaza etmeliyiz.

O iki dev ve diğer bütün uzak doğu ülkelerinin yaptıkları tek şey, Batı’nın sermayesini kullanmak. Ucuz işgücü oldukları için tercih edildikleri elbette doğrudur (böyle okuyorum); fakat bu tek ve kalıcı doğru mudur? Batı’nın teknolojisi ve tasarım girdisini –zaman içinde, giderek artan dozda– tersine mühendislik yöntemi ile çözmedikleri (çözmeyecekleri) ve kendilerine uyarlamadıkları (uyarlamayacakları) iddia edilebilir mi? Bu gerçeği (adeta korsanlanacağını) bilen Batı acaba ne yapıyor, hangi tedbirleri almış, geleceğe nasıl hazırlanıyor? Bence uzak doğulular, kendileri ile gurur duyan, kendileri ile barışık insanlar olmalılar: başka toplumları taklit etmiyor, tersine mühendislik ile kendilerini geliştiriyor, tersine mühendisliğin en temel gereksinimi olan endüstriyel tasarımcılarını da yetiştiriyor, kendi hayatlarını kendilerince –ileriye dönük bir ideal ile– yaşıyorlar diye düşünüyorum. Hatta, Japonların, sırf ülkelerine yabancı işçi almamak için robot teknolojisini geliştirmekte son derece hırslı olduklarını okudukça, onların milliyetçilik kavramına şaşkınlıkla bakıyor ve kendi düşüncelerime yeni açılımlar da getirmem gerektiğini(?) düşünüyorum. “(Bazı) insan(lar) giderek kendi benzerine/kopyasına (humanoid) doğru koşarken, tribünlerde kalıp seyreden(ler)in çok şey kaybedeceğini söylemek yanlış olmaz” inancı ile yazıyorum fakat asla –yinelemekte fayda var– taklit etmeyi önermiyor, farklı kalalım diyorum.


Özlem (Yan) Devrim
Endüstri Ürünleri Tasarımcısı
Marmara Üniversitesi, 1997

Bu makale Bileşim Yayıncılık, Fuarcılık ve Tanıtım Hizmetleri A.Ş.'ye ait Makinatek Dergisinin Aralık 2006 tarihli 110 nolu sayısında yayınlanmıştır.



Hiç yorum yok :