11 Ocak 2007

HER FARK BİR SONRAKİNİN ÖNKOŞULUDUR

Örümcekler ve diğer tuzak kurarak beslenenler dışında, doğal hayattaki “koşma” eyleminin bütün canlıları kapsayan ikircikli bir anlamı/amacı vardır: avlanmak veya av olmamak. Alet kullanmayı bilmeyenler için beslenmenin ve saklanma şansı olmayanlar için hayatta kalmanın tek şartı koşmaktır. Teknolojiyi üretemediği (veya günümüzde, sahip olamadığı/kullanamadığı) zamanlarda da insan için koşmak, aynı şeydi(r).
Bütün canlılar gibi, ilkel (veya günümüz) insa(nı)nın da “farkına varmak” yeteneği ile donatılmış beyni, yeterince çevik de olmayan zayıf bacaklarının her koşuyu kaybedeceğini deneyim ve gözlemleri ile öğrenir fakat hiçbir şey yap(a)madan saklanmanın ise “açlıktan ölmek” paradoksuna yol açacağını da kavrar. Kendisinden güçlü ve hızlı olanları taklit edebilmesinin hem imkansız ve hem de en fazla onlarla –kısa bir süre için– aynı olabilmekten öteye geçemeyeceğini gören insan, “farklı olması” gerektiğini anlar ve kendi sonsuzluğuna(?) kadar sürecek yenilik yaratmak (innovation) sürecini başlatır: alet yapar ve aletle avlanır.
Tasarlamak (/innovation), ‘fark yaratmak’ amaçlı –günümüzde bile temel hedefi ‘var olmak/var kalabilmek’ olan, hiç değişmemiş ve değişmeyecek!– bir tepki eylemidir; insanlığın, doğal paradoksuna (/zaafına) gösterdiği istemsiz ve bitmeyecek direncidir, kısır döngüsüdür: her fark, bir sonrakinin ön koşuludur. Ancak, sahip olduğu her fark(lılık) ile var olmanın doğal mutluluğunu da giderek (biraz daha) kaybetmekte (ve kendisine yabancılaşmakta) olan insan için artık varolma/var kalma mücadelesine(?) yönelik her tasarımın, ya kendi içinde veya kendi beraberinde/dışında, mutluluk verici bir başka farklılığı da taşıması, haz verici (ve hatta kişiye özel) bir niteliğe de sahip olması ya da salt mutluluk verme amacına kilitlenmiş ve salt bu niyetle üretilmiş olması beklenir. İşte burada, tasarım eyleminin aşkın hali ortaya çıkar; tasarım (eylemi, tasarımcıları ve ürünü ile) artık her seferinde kendi kendisini besleyen ve sadece kendisi (ürün) ile kendisini tasarlayana (müşterisine) özel (fakat gene de endüstriyel), sadece kendisi ile rekabet eden, görece basit fakat üretimde karmaşık(lığı gelişmiş bilgisayar yazılımları ile çözümlenmiş) bir sürece bürünür. Tasarım eyleminin bu aşkın halinde, birbirine bağlı/bağımlı ve birbirine dönüşümlü iki tasarımcısı olur: ürünün gerçek sahibi (müşteri/kullanıcı/nihai tüketici) durumunda olan (ve siparişi ile birlikte, ürüne kendi istediği biçimi/tarzı... veren) stylist ile ürünü endüstriyel (fakat kişiye yani stylist’ine özel) olarak üretime hazırlayan profesyonel eğitimli endüstri ürünleri tasarımcısı. Hiç şüphe yok ki söz konusu ürün (basit değil de) eğer enerjiyi dönüştüren bir nitelik taşıyorsa, üretim süreci/planlaması, içinde endüstri ürünleri tasarımcısının da bulunduğu (genellikle) bir mekatronik (veya daha sade bir mühendislik) ekibi tarafından hayata geçirilir ve böyle bir uygulamada (çoğunlukla sıfırdan değil de) ancak belirli bir aşamadan sonra bir stylist kendi tarzını (ürünün bir kısmında) ortaya koyabilir. Enerji ile ilişkisi olmayan basit bir üründe stylist (yani nihai tüketici) örneğin kendi burun kemiğine uygun bir gözlük talep ettiğinde, bütün bir formu (ürünün bütününde) belirleme şansına sahip olabilir fakat enerjiyi dönüştüren bileşik bir üründe, örneğin bir cep telefonunda, böyle bir şansı yoktur. Gene de umutlar, birkaç on yıllık yakın bir gelecekte, her tür ürüne her insanın, yani doğal olarak tasarımcılık yetenekleri ile yaratılmış olan her insanın, kendi adına kendisinin stylist’i olarak sıfır aşamasından başlaması/katılması üzerine kuruluyor.
Doğal hayatın bütün canlılara dayattığı koşmak (/yakalanmak) veya saklanmak (/açlıktan ölmek) ikileminden kurtulmuş ve kendisinden fiziksel olarak güçlü bütün rakiplerini yenmiş olmasına rağmen insan, varoluşsal paradoksundan kurtulamaz: hayat(ta kalma) mücadelesini, kendisinden farklı (kendisine rakip) gördüğü diğer insanlara (ötekilere) karşı vermeye başlar. Bu üstünlük yarışının ise galibi yoktur; insan insana –ve kendisine/kaderine–galip gelemez. Besin zincirine karışan plastik ve diğer kimyasal atıklar, hava kirliliği ile ozon tabakasında genişletilen delik, su kaynaklarının arteziyen kuyuları ile plansızca/bilinçsizce israfı... bireysel veya toplumsal amaçlarla galibiyet planları yapılır/uygulanırken heba ettiği kaynaklarla insan şimdi, doğayı katlediyor. Bedelini ise, hızlı ve üstelik yapay/yağlı beslenmenin getirdiği obezite, kötü kolestrol, kalp-damar hastalıkları gibi fiziksel ya da uykusuzluk-depresyon gibi ruhsal bunalımları ile kendisine yabancılaşarak ödüyor: fiziksel olarak en basit canlıdan bile daha aciz olmasına rağmen, spor sahalarında koşu veya havuzlarda yüzme müsabakaları yapacak kadar kibir de gösteren bu yabancılaşma süreci, adeta doğa ile alay edercesine, koşmak eylemini bile (evinde veya spor salonlarında, bireysel olarak) elektrikli koşu bantları üzerinde yapmaya kadar varıyor.
Korkarım ki gelecekte (tasarımcı olarak yaratılmış/donatılmış, istisnasız) her insanın, endüstride kendi kendisinin stylist’i olacağı günlerde bile insanın tatminsizliği/arayışları/mutsuzluğu... gene devam ediyor olacak. Fakat bugünden bakıldığında, geleceğe dönük en güzel mesleğin de endüstri ürünleri tasarımcılığı olduğu, hiç itiraz kabul etmiyor.

Bu makale Aralık 2006 yılında ARTVISIT 2 2007 katalogunda editorial kısmında yayınlanmıştır.

Özlem (Yan) Devrim
Endüstri Ürünleri Tasarımcısı
Marmara Üniversitesi, 1997




Hiç yorum yok :