2 Temmuz 2006

NASRETTIN HOCA VE ENDÜSTRİYEL TASARIM -1

© Özlem Devrim

Giriş

Hikaye tarzında yazılmış -içinde hiç formül olmayan- bilimsel (kökenli/iddialı) yazılara karşı inanılmaz bir merakım vardır. Büyüklere masallar diye de adlandırılabilecek bu metinleri ben, beynimin en içindeki çocuğun hayallerini besleyebilmek, canlı tutabilmek için -ara sıra- okur ve yaşadığım dünyanın sorunlarını anlayabilmek amacıyla kendimce felsefe(?) yaptığım kimi zamanlarımda (içlerinde hayallerle gerçeklerin birbirine karıştığı, çocukluğumun masalları ve meselleri ile birlikte) farkında olmadan kullanırım. Bunlar belleğimde öylesine iç içe geçmiş ve birbirlerine karışmışlardır ki, farkına bile varamadığım nice zamanlarda hayallerimden dışarı çıkar, düşüncelerimden/dilimden /kalemimden dökülüverir, yolumu aydınlatır (veya beni fena halde yanıltır!) ve nerede/ne zaman/nasıl okuduğumu/öğrendiğimi –çoğu zaman- asla hatırlayamadığım için, beni şaşırtırlar.

Bir metin, eğer salt disipliner veya salt objektif (ya da benzer) bir perspektifle yazılmamışsa, yazarının hayata bakış açısını/genel yaklaşımlarını da –bolca- içereceğinden, dile getirdiği kişisel görüşleri, tarzı göz önünde tutularak (disipliner/salt objektif/katı olmayan) aynı bakışla anlamaya çalışılmalı, ölçülmeli/yorumlanmalı/yargılanmalı/eleştirilmelidir. Yazıya yazı ile, yazının konusunu/içeriğini genişletmek fakat mutlaka “geliştirmek” amacı ile (kamu yararına) cevap verilmeli ve asla kişisel bir yarış haline dönüştürülmemelidir. Herkes ancak kendi bilgi dağarcığının elverdiği kadarını anlayabilir ve yorumlayabilir; önemli olan kamuya ait havuza bir damla da olsa su taşımış olabilmektir. Bu tarz metinlerle yazar, kişiliğini değil (belki de hiçbir bilimsel kanıt içermeyen) kişisel görüşlerini tartışmaya açar; bu tarz metinler genel olarak katı kurallar veya önermeleri içermez (öyle görünebilirler!) fakat okurlarını eleştirel düşünmeye ve kendi görüşlerini oluşturmaya; kendi kararlarını vermeye ve bunları (az da olsa) bilimsel yöntemlerle dile getirmek için yazmaya cesaretlendirir, kışkırtırlar. Ne yazık ki yazmak gerçekten bir cesaret işidir çünkü ya yazılanlar aynı (yazıldığı) açıdan yorumlanmaz/tartışılmazlar ya da metnin yazarının hiçbir eleştiriye tahammülü yoktur; metinle bütünleşmiş olduğu için metin de onun kişiliğinin/gururunun sembolü durumuna düşmüştür!. Ortaya çıkan kısır döngü “eleştirilmemek için yazmamak” olgusu bir yaygın hastalık halini almışsa, o toplumda “sözlü kültür” ve/veya “görsel kültür” gelişmesine devam eder; tek tük (özellikle bir konu üzerine odaklanmış, gelip geçici salgınlara benzeyen) yazılar bile konuşma dilindeki (sayıları beş yüzü geçmeyen) kelimeler ve (konuşma dilindeki) üslupla ifade edilir hale gelir; sadece ait olduğu dili değil beyni de geliştiren yazının kullanılmaması ile ortaya çıkan zayıflık, zamanla “yazıyı kullanabilme yeteneğini” büsbütün körelterek sözlü/görsel kültürü besleyen dinamiğe (kendi kısır döngüsüne) dönüşür. Eğer “ağzı olan konuşuyor!” yakınmasının ardında “konuşacağına yaz!” düşüncesi değil de “herkes konuşamaz!” aşağılaması varsa, o toplumun geleceği hakkında pek iyimser olunamayacağı da rahatlıkla iddia edilebilir.

Büyüklere Masallar

Uzay teknolojisi ile ilgili bir yazıda "kaçış hızı" diye bir şey okumuştum: "yerçekimine karşı koyabilecek kadar (büyük) hızı olmayan her cisim, yere (dünyamıza) geri döner/düşer fakat hızı daha fazla olup da kontrol edil(e)meyen ise uzayda kaybolup gider" şeklinde yazılabilirdi sanıyorum. Kime ait olduğunu bilemiyorum fakat bir markanın kullandığı “kontrolsuz güç, güç değildir” özdeyişinde fiziksel bir gerçeklik olduğunun çok kesin bir kanıtı. Yazının daha sonralarında ise kara deliklerin sırrı vardı: "eğer bir gök cisminin sahip olduğu kaçış hızı, ışık
hızından büyük ise, ışık da (o gök cisminin kendisinden) dışarı gidemezdi ve o cisim "görünmez" olur, üstelik herşeyi de kendisine çekerdi".

Dünyamızı değil ama ülkemizi terketmeyi, merak tatmini için değil de, geleceği için ekonomik bir zorunluluk olarak gören/kabul eden pek çok gencimiz var. Kendileri kaçış hızını aşabilecek kadar büyük olanaklara sahip olanlar veya devlet/şirket/dernek...lerden burs almayı başarabilenler, gidiyorlar. İtiraf etmeliyim ki ben, nedense hiç böyle bir hedef/amaç/umutla büyü(ye)medim; yüksek öğrenimimi (lisansımı) burada tamamlamak bile ailem için yeterince bir yük/problem iken, (yüksek lisans için) burs almak cesaretini de gösteremedim çünkü burada okumak için mücadele etmek bana hem çok doğal görünüyordu ve hem de burs alarak yurt dışına gitmenin, “burs mağduru” olarak yurda hiç dönememek gibi bir riski de vardı ki ben asla göze alamazdım. Aile büyüklerim, ekonomik açmazlara düştüğümüzde bana hep "kendinden aşağı olanlara bak!.." derlerdi. Baktım:
Kara Afrika’nın susuz topraklarında -tıpkı uzayın kara deliklerine yakalanmış da kurtulmaları imkansız gök cisimleri ya da radyasyonlu parçacıklar gibi ölümü kabullenmiş- bana yabancı, hiç tanı(ya)madığım, çaresiz ve zayıf ve evsiz ve aç... kara derili, nefes almaya çalışan insanlar gördüm. Onların “cahil” olduklarını değil söylemek, düşünmeye bile cesaret etmek bana utanç veriyor; onlar için “kaçış hızı” ancak, bebeklerinde ayakta duracak kadar bile güç yokken, un ve su bulabilme çabasının betimleyicisi olabilir.

Teorik fizikte "başlangıç durumuna hassas bağlılık" diye bir kuram vardır. Kaçış hızına sahip ol(a)mayanlar (veya benim gibi hiç düşünmeyenler), kendi yaşam felsefelerini buradan başlatabilirler: benim bugünkü sosyo-ekonomik konumum, babamın (ailemin) durumuna hassas bir şekilde bağlı kalmıştır. Buna, klasik determinizm de diyebilirsiniz; biraz daha ötesidir ama neticede aynı şeydir.

İnsan göndermese bile uzay teknolojisine sahip, bilgi çağını yaşamakta olan toplumları bugünkü sosyo-ekonomik hem de politik/kültürel özellikleri ile (olduğu gibi) taklit etmeye çalışmak, bana daima Nasrettin Hoca'nın göle maya çalmasını hatırlatıyor. Hoca’nın “ya tutarsa” tarzı bilgeliği ile yoğurdunu (bilerek) heba etmesinin, bugün bile içinde alınacak dersler sakladığını görüyor; O’nun bizim “başlangıç durumumuz” olduğuna yürekten inanıyor ve ona “hassas bağlılığımızın” halen sürdüğünü bilmemiz, hatırlamamız ve kabullenmemiz gerektiğini düşünüyorum. Bugün o gölün kuruyup kurumadığını bilemiyorum(!) ancak denize (boşu boşuna) akan nehirleri seyrederken tarlalarda arteziyen kuyuları mı açılıyor yoksa barajlarla planlı sulama mı yapılıyor, doğrusu bazen merak ediyorum. Hoca’nın yoğurdu ile kuyulara harcanan kişisel masrafları heba edilmiş kaynaklar olarak aynı kefeye koyuyorum; arteziyen kuyularının kişisel rekabete yönelik yarışmalar/sergiler ve KOBİ’lerin ise içine maya çalınan göle benzediği sanrısına kapılıyorum.

Hani atalarımızın bir lafı vardır: "taşıma su ile değirmen dönmez". Bilgi çağındaki bir toplumdan ne kadar su taşırsanız taşıyın, değirmeni döndürmekle elde edilecek fayda, taşıma için harcanan emek ve masraftan daha büyük olamaz. Bilgiyi kendiniz üretmedikçe, zaten bilgi sandığınız ve taşıdığınız şey de hep "malumat" olacağından, boşuna yorulmuş olursunuz.

Soğuk suyun içine ne kadar kaynamış su katarsanız katın, o soğuk suyu (asla) kaynatamazsınız; tamamı (yüzde yüzü) kaynama derecesine (100 dereceye) gelmedikçe, su kaynamaz; o başlangıçtaki suyunuz var ya, hep fire olarak kalır ki işte bu “başlangıç durumuna hassas bağlılık”tır. Kendi ateşinizi yakacak bilgiye sahip olmanız, önce o tekniğe sahip olmanız ve sonrasında kendi teknolojinizi üretmeniz gerekir. Eh, bir ukalalık daha yapayım, yeri ve zamanıdır: "küçük güğüm az süt alır, çabuk kaynar". Aceleniz (ve kaybedecek çok şeyiniz) varsa, bu söz bir ilaçtır; çemberleri (alanları) akılcı bir ölçekle daraltmanın (yani kategorize etmenin) ve sonra doldurmanın daha kolay ve ekonomik olacağını yeterince gösterir; koca koca güğümler veya küçücük bardaklarla süt kaynatılmaz.

Sıfırdan Ne Başlar?

Sanayileşme aşamasında var gücü ile çırpınan ülkemizin, bilgi çağına geçmiş (sanayi ötesini yaşayan) toplumların bugünkü durumuna kaç yıl sonra ulaşabileceği (onlara yetişebileceği değil!) konusunda muhtelif rivayetler var. Bu zenginliğin(!) ana kaynağında, hesap yapanların ülkemizi, ya başlangıç durumumuza hassas bağlılığımız ile çarpık ilişkilendirmeleri (ya da tamamen görmezden gelmeleri) hatası da vardır. Ben, bu ilişkinin kurulmasını şart görüyorum ve üstelik bunu, Nasrettin Hoca’nın yaşadığı asırdan başlatmamız gerektiğine inanıyorum.

Hoca’nın yaşadığı rivayet edilen 1208-1284 yıllarının, hocanın kendisinin yaşamış olduğu yıllar olmak dışında, benim açımdan başkaca bir özelliği yok. Herhangi başka bir şeye vurgu veya gönderme yapmıyorum. Ben, Hoca’nın kendisini yani engin bilgeliğini ve toplumla olan ilişkisini başlangıç olarak almayı öneriyor; o günden bu güne değişmeyen/dönüşmeyen ne varsa tespit edilmesi ve gelecekle ilgili her tasarımda (toplumsal/kültürel/dinsel... kimliğimizi oluşturan) bu sabitlerin göz önünde bulundurulması gerektiğini vurguluyorum. Kendi geleceğimiz hakkında yapacağımız planlarda başarılı olabilmek ve önümüze “yetişmek” hedefini koyabilmenin tek çıkar yolunu, böyle özgün bir tavır sergilemekte gördüğümü dile getiriyorum; toplumu kandırmadan her konuda toplumsal uzlaşı ile verimlilik sağlamak için “taklitçilik” dayatmasından vaz geçerek “uyarlamak” ilkesine sarılmamız gerektiğini inancını taşıyorum.

Her sürecin bir evveli/öncesi vardır. Sıfırdan başlayan (ve evvelini bilemediğimiz) tek sürecin “big bang” denilen büyük patlama ile kainatın yaratılması olduğunu hiç unutmaksızın; bir topluma, kendisine örnek olarak gösterilen heterojen bir toplululuğun (kendileri için bile yapay olan) bugünkü durumunu “sıfır noktası” yani başlangıç durumu olarak kabul etmesinin dayatılmasına (teoride) anlam verebiliyor fakat beş sene veya onbeş sene gibi (bir devlet için fazla önemi olmayan) kısacık zaman sürelerinin “inanılmaz uzunmuş!” gibi gösterilmesine ve panik havası yaratılmasına şüphe ile bakıyorum.

Değişim/dönüşüm/uyum.. sıfatları ekliğinde sunulan ve yasalaştırılması istenen diğer öneriler hakkında (toplumun bütün bunları nasıl ve ne kadar zamanda içselleştirebileceği vb.) bir yorum getiremem fakat beni doğrudan ilgilendiren ve üzerinde her türlü tartışmayı yapabileceğim, mesleğim ve mesleğimin eğitim tarzı ile ilgili olan(lar) da var ki ben orada susamıyorum. Özel olarak mesleğimle ilgili, tepeden inme her türlü düzenlemeyi reddediyor fakat genel –toplumsal- olarak “hızlandırılmış ancak kendine özelleştirilmiş bir süreç” yaşanması gerektiğini iddiasını öne sürüyorum. AB’ye kesinlikle muhalefet etmiyor ve üstelik destekliyorum fakat yarınlarda muhalefet edilebileceği tekrar başa dönebileceğimiz endişesini taşıdığım için bunları yazıyorum. Bir örnekle açıklamak gerekirse, dokuz kadının bir çocuğu bir ayda yapamayacağını anlatmaya çalışıyorum.

Bir tez, kendi antitezi ile eşleştirilmez/sınanmaz/sorgulanmazsa, ortaya çıkacak her türlü sonuç(?), kendi alanı (konusu) içinde tutarlı/geçerli bir sentez oluşturamaz; doğru bir sentez olduğu dayatılacak (veya zannedilecek) olunduğunda ise ortaya, çarpık/yanlış/tutarsız ve yeni çelişkiler çıkar Bu tarz yeni çelişkilerin de –giderek- çoğalması halinde, kaynaktaki soruna çözüm bulmak tamamen imkansız olur. Üstelik, kendi içinde -hiç değilse- biri mutlak(?) doğruyu barındırmayan bu tip (birbirleri ile uyumlu tez ile antitezden türetilmemiş “bozuk” sentezler) sanılar ise, gerçek/tutarlı çelişkilerin “doğurganlık” karakterlerine sahip ol(a)madıkları için ancak ve ancak “kısır döngülere” ve düşünce dünyamızda “kirliliğe” pratik hayatta ise
-çaresizlik içinde- “taklitçiliğe” sebep olurlar. Sonuçta, yanlış kökten türetilen yanlış (ve yeni fakat tutarsız) çelişkiler, kendilerini beslemek için, kendi yanlışlıklarını sürekli olarak yeniden türetmek durumuna girerler. Artık böyle bir hareketin (koşullanmanın), gerçek veya sonradan kabul edilmiş bir sıfır noktasına göre hareketi doğrusal (ileriye –dışa- dönük) bir süreç değil ancak bir girdap olur.

Meşhur Olmanın Yalnızlıkla İlişkisi

Sorun, ülkemizde (endüstriyel) tasarım gücünü/potansiyelini oluşturan düşünce birikiminin, sanayi gücüne sahip hem düşünce ve hem de fiziksel birikimi kat be kat aşmış ve üstelik (sanayinin ihtiyaçlarından/beklentilerinden!.) farklılaşmış olmasından kaynaklanıyor. Düşünce birikimi, geriye dönüp Nasrettin Hoca’nın dünyasına/çağına bakmayı, Hoca’yı anlamayı gerekli görmüyor, belki de Hoca’yı hiç tanımıyor, ders de alamıyor; gölün kurumakta olduğundan(?) ise ya hiç haberi yok ya da umursamıyor; kendi kuyusunu açmaya uğraşıyor.

Hoca tarihe geçti, çünkü o yalnızdı; eğer O’nun gibi insanlar çoğunluğu oluşturmuş olsalardı meşhur olamayacak ve tarihe de geçemeyecekti fakat bugün o göl de kurumamış (/kurumaya yüz tutmamış?) olacaktı. Sorun şu ki Hoca, (zaten yaşarken de meşhurdu ama) tarihe mi geçmek isterdi yoksa unutulup gitmek mi?.. Hoca’nın tarihe geçmesi, topluma bir katkı sağlamışmıydı? Aynı soruyu, örneğin, İbrahim Müteferrika için de sormak mümkün.

Bugün her toplumda, çağının çok ötesinde yüzlerce, binlerce bilge/aydın (ve bazıları kendilerine “dünyalı” diyen) insanlar var; fakat büyük çoğunluğu çağının ötesinde hatırlanmayacaklar çünkü tarih, meşhur olmak için çalışanları da ayıklayacak, kabul etmeyecek; meşhur olmakla tarihe geçmek aynı şeyler değildi ve olmayacak; Hoca’nın bugün hatırlanması da o günlerde meşhur olduğu için değil zaten ve Hoca da hiçbir zaman böyle bir amaçla çalışmadı; inandığı doğruları halkın anlayabileceği nüktelerle, halkı eğitmek için halka anlattı!.. Halk O’ndan hiçbir şey al(a)madı fakat onu meşhur etti; ona istediğini değil, istemediğini verdi.

Günümüzün bir sorunu da bence, işte bu meşhur olmakla tarihe geçmek ikileminde yatıyor: “Hoca tarihe geçti, çünkü O yalnızdı” hipotezini mutlak doğru kabul etmek, “tarihe geçmek için meşhur olmak ve meşhur olmak için de yalnız/tek (biricik) olmak gerekir” ön koşulunu veya “Hoca gibi düşünen ve davrananlar çoğunlukta olsa idi O meşhur olamayacak belki de tarihte sadece küçücük bir yeri olacaktı” sonucunu kabullenmeyi gerektirir ki bu durumda “tarih, meşhur olmak için çalışanları da ayıklayacak” tezinin de paradoksuna varılmış olur: bu, meşhur mu olmak yoksa yalnız mı çalışmak tercihine giden çıkmaz bir yoldur. Ben, kişisel olarak, hiçbir insanı fikirlerinden ötürü –olumlu veya olumsuz- yargılamam, her düşünceye saygı duyarım. Kendilerine duyduğum saygıyı –benim açımdan- kendileri törpüleyen tek insan tipi, sadece “meşhur olmak” amacı ile düşünen ve davrananlardır.

Rekabet: Kurumlar için

Endüstriyel tasarım gücünü/potansiyelini oluşturan düşünce/bilgi birikiminin, sanayi gücüne sahip hem düşünce ve hem de fiziksel birikimi kat be kat aşmış olması, bu düşünce/bilgi birikiminin, sermayenin önünde motor bir güç olması beklentisini/umudunu getirir. Ancak, bu motor güç, ülkemizde, sanayi ötesi ülkelerdeki gibi sanayi sermayesi ile birlikte doğup gelişemediği (ve suni doğumla ülkemize –adeta- hediye edildiği) için düşünsel/bilgi birikimi ağırlıklı olup pratikten de yoksundur (pratik yapabileceği yeterli kapasite yoktur). Endüstriyel tasarım mesleğinin ülkemizdeki ilk mezunlarını (benim ironik bakışımla) vagonları olmayan lokomotiflere benzetmek, onların nasıl birer öncü olduklarını betimlemek açısından çok da yanlış olmayacaktır. Doğal süreci içinde (kendiliğinden) ortaya çık(a)mayan ve doğal sürecinde sermaye ile birlikte geliş(e)meyen bu güç, gene aynı benzetme ile, vagonların lokomotife ihtiyaç duymaları gerekirken, lokomotiflerin kendilerine vagon aramaları(!) şeklinde gelişmiştir. Günümüzde bu ağlanası-komedi halen devam etmektedir; işte bu nedenle ülkemizde her zaman sanayi gücünün hem düşünce ve hem de fiziksel olarak önünde olmuş olan endüstriyel tasarım potansiyeli, kendisinden beklenen motor güç olma umudunu/işlevini, sanayi ötesi ülkeleri (bugün oldukları ve yaşadıkları şekli ile) taklit ederek yerine getiremez. Bu güç, ancak ve ancak,
planlı/eşgüdümlü bir işbirliği ve ülkemize özel bir planlama ile sinerji yaratabilir; kendi sinerjisini kendisi yaratmalıdır çünkü (küçük ve orta boy) sanayinin kendi başına bir yerlere gelebileceği hakikaten çok kuşkuludur üstelik kendisinden yardım umulan nihai tüketici (toplum) da gerek satın alma gücü ve gerek hayata (ve sergilere) bakış tarzı ile bir baskı mekanizması oluşturabilecek bilinç ve birlikteliğe sahip değildir. Biliyorum ki bu, bir çiçeğe “kendi toprağını kendin yarat!” demeye benziyor, çok mantıksız fakat ben başka yol göremiyorum.

Bugüne kadar meslek büyüklerimiz(in çoğunluğu) ve aramıza katılan her yeni meslektaşımız, kendi aralarında daima kurumlar için rekabet ettiler. Disiplinsiz ve kuralsız (ve hatta doğal olmayan) bir ortamda sadece kendileri adına yaşam (aslında “meşhur olmak”) mücadelesi vermeye (kuyu açmaya!) mecbur edildiler. Şunu özellikle belirtmeliyim ki ben “meşhur olmayı”
değil “meşhur olmak için uğraşmayı” daha doğrusu “ekmek parası kazanabilmek için önce bir şekilde meşhur olmak zorunda bırakılmayı” eleştiriyorum. Bu saçmalık, (salt sanatçılık yapmanın dışında) başka hangi mesleklerde var, ilgi çekici araştırmalara konu olabilir; şu da unutulmamalı ki kendisini “salt sanatçı” olarak (ve hatta sadece “tasarımcı” olarak) topluma sunan (bazı) meslektaşlarımızın da bu çorbada tuzu var.

Otuz seneden fazla oldu sanırım, ilk günden bugüne, KOBİ’lerin (küçük/orta boy sanayinin) talep yapmaması, endüstriyel tasarımın öncülerini büsbütün büyük sanayie muhtaç etti ve bunun sonucu olarak rekabet, artık yenilerin çok zor katılabildikleri bir mücadeleye dönüştü. KOBİ’lerin bilinçlendiği ve talep yaratmaya başladıkları doğru fakat aradaki fark, kendi gelişimine bırakılacak olursa hiçbir zaman kapatılabilecek gibi de değil. KOBİ’lerin çoğu ya (göller gibi) kuruyup gidecekler ya da kalanları talep yaratana kadar endüstriyel tasarımcılar açlıktan ölecekler!.. Sorun, üniversiteye giremeyip bir sene daha kurslara gitmek zorunda kalmaktan çok farklı: üniversiteyi bitirmiş olanların ekmek sorunudur bu ve üniversiteye girmek için rekabet etmekle kurumlar (iş) için rekabet etmek çok farklı şeylerdir. İşte burada, “hızlandırılmış fakat kendine özelleştirilmiş bir süreç” gerekliliği ortaya çıkar. Bu süreç, kurumlar için değil fakat kurumlar arasında rekabeti başlatmak hedefine yönelmiş, bütün endüstriyel tasarımcıların el birliği ile çalışmalarını gerektiren (ve sanayi ötesi toplumlarda örneği olmayan!) yeni bir oluşumu gerektirir.

Özlem (Yan) Devrim
Endüstri Ürünleri Tasarımcısı
Marmara Üniversitesi, 1997


Bu makale, Bileşim Yayıncılık, Fuarcılık ve Tanıtım Hizmetleri A.Ş.'ye ait Makinatek Dergisinin Haziran 2006 tarihli 104 nolu sayısında yayınlanmıştır




Hiç yorum yok :