2 Haziran 2006

NASRETTIN HOCA VE ENDÜSTRİYEL TASARIM -2

© Özlem Devrim

Ağaç Biçimli Düşünce

Göle maya çalındığı zamanlarda yerkürenin kuzeyinde egemen olan düşünce tarzı, ağırlıklı olarak Aristoteles’in ilkelerine/mantığına dayanıyordu. İlk kez O’nun sistemleştirmiş olduğu bir “şematik yapılanma” yani “ağaç biçimli düşünce” ile bilim ve felsefe yapılıyordu. Bu dönem o kadar uzun sürmüştür ki, bırakın bizim Nasrettin Hoca’mızı, Bauhaus Okulu’nun en parlak yılları
bile bu düşünce sistemi ile hayat bulmuş, şekillenmiş ve eser vermişti. Çok daha sonraki yıllarda, bilim ve tekniğin aşırı ilerlemesi (ve hatta birbirine karışıp yeniden birbirini üretmesi) ve sanayi ötesine geçilmesi ile her şey öylesine bir “iç-içe” geçti ve öylesine “kategorize edilemez” bir hal aldı ki, sanayi ötesindeki bu toplumların düşünsel yapıları da paralel bir gelişme ile (aynı şekilde) bir değişime uğradı. Batı medeniyetlerini oluşturan toplumlar, kendi sanayilerini oluşturan koşulların (Aristo mantığının/tezin) kendisini aşan dayatmaları (teknolojik üretim ve yaşam biçimi/antitez) ile çelişmesi üzerine, kendi (her türlü kategorize edilme ve sistemleştirme biçimlerini terk etmeyi öngören) özgün sentezlerini kurdular ve geliştirdiler. Bu konuda (düşünce dünyasındaki) en özgün ve köklü/etkili reformlar (belki abartıyor veya yanılıyor da olabilirim ama) deneysel felsefenin ve sanayinin en ileri gelen ülkeleri İngiltere veya Amerika’dan değil, teorik felsefenin öncüsü/beşiği Fransa’dan gelmiştir. Benim meslektaşlarımın büyük çoğunluğu da (gurur duyarak söylüyorum) ilerici ve aydın olmak konusunda en az onlar kadar geniş ufukludurlar; dünyayı saran bütün yeni fikirlere de açıktırlar. Fakat sorun, işte tam da buradadır: “sorun, ülkemizde (endüstriyel) tasarım gücünü/potansiyelini oluşturan düşünce birikiminin, sanayi gücünü oluşturan hem düşünce ve hem de fiziksel birikimi kat be kat aşmış ve üstelik (sanayinin ihtiyaçlarından/beklentilerinden) farklılaşmış olmasından kaynaklanıyor”. Çünkü ülkemizin düşünürleri (genel anlamı ile, ilerici ve aydın olan nüfus ve özel olarak da meslektaşlarım), Fransız düşünürleri kadar şanslı değildirler; bu ülkenin sanayisi, kabullenilmiş/benimsenmiş o felsefi düşüncelerin çıktığı ve uygulandığı ülke(ler)in sanayisi ile kıyaslanamayacak kadar cılızdır; tarım ağırlıklı (ve daha düne kadar lokomotif sektörü tekstil olan) ekonomi üzerine kurulu toplumsal hayat ise tam anlamıyla (geri ve) farklıdır.

Yukarıda, “büyüklere masallar”da, kara deliklerin bir sırrını (görünmez oluşlarının nedenini) yazmıştım, hatırlamak için buraya alıyorum: "eğer bir gök cisminin sahip olduğu kaçış hızı, ışık hızından büyük ise, ışık da (o gök cisminin kendisinden) dışarı gidemezdi ve o cisim "görünmez" olur, üstelik her şeyi de kendisine çekerdi". Bunu, benim içimdeki o hiç büyümeyen çocuk şöyle yorumluyor: “onların teknolojik yaşam biçimi, bilimin ve tekniğin bile sınırlarını aşmış durumda; o kadar ki sahip oldukları bilim/teknik onların doğal bir parçası olmuş, onlarla birlikte anılıyor, hem bize görünmüyor hem de bizi kendine çekiyor”. Hayranlık veya saygı duymak bir şey değiştirmiyor; fakat aynısını uygulamaya çalışmak (taklitçilik), kendi kendimize zarar veriyor.

Hızlandırılmış Tren, Vagonları ve Rayları

“..Endüstriyel tasarım mesleğinin ülkemizdeki ilk mezunlarını (benim ironik bakışımla) vagonları olmayan lokomotiflere benzetmek, onların nasıl birer öncü olduklarını betimlemek açısından çok da yanlış olmayacaktır. Doğal süreci içinde (kendiliğinden) ortaya çık(a)mayan ve doğal sürecinde sermaye ile birlikte geliş(e)meyen bu güç, gene aynı benzetme ile, vagonların lokomotife ihtiyaç duymaları gerekirken, lokomotiflerin kendilerine vagon aramaları(!) şeklinde gelişmiştir.” “Rekabet:Kurumlar İçin” başlığı altından getirdiğim bu örneği işlemek, bu örnek üzerinden konuyu açmaya çalışmak daha kolay ve eğlenceli olacak gibi görünüyor. Lokomotif gücün, meslektaşlarım olduğu çok açık; vagonlar ise KOBİ’leri ve raylar ise genel sosyo-ekonomik durumumuzu simgeliyor. Bu üçlünün herhangi birindeki uyumsuzluk, mutlak bir başarısızlık anlamına gelir. Üstelik, her birinin kendi içlerinde de eşitsizlikler/uyumsuzluklar vardır. Örneğin, A ile B şehirleri arasındaki ray hattı mükemmeldir fakat B ile C arasında kalite en az yarı yarıya düşük görünmektedir (viraj açıları dar veya traversleri çürümüştür!). Daha kötüsü, C ile E şehirleri arasında hat bile yoktur, olmayabilir!.. Vagonların ise, kimi yataklı, kimi koltuklu fakat çoğunluğu tahta sıralı da olabilir; çoğunda havalandırma da yoktur belki. Lokomotifler, allı pullu boyalı ve göz alıcı, tablo gibi çok şirin fakat motorları hiç çalışmamış da olabilir!. Bazıları ise, yurt dışından ithal, en seçkin vagonlardan başkasının önünde asla koşmazlar!. Yerli lokomotif fabrikasının depoları, ağzına kadar doludur da talep eden, alan da bulunmuyor olduğundan çürümeye terk edilmişlerdir!. Koşmak, sürat yapmak isteyen kimi lokomotifler, raylardan çıkar takla atarlar... bazıları da mehtaplı gecelerde, yalnız başlarına gezer, görenlerin gözlerini kamaştırırlar da neden/kimin için mazot yaktıkları hiç anlaşılmaz..

Bu satırları yazarken ister istemez aklıma, sevgili Ata’mızın gençliğe hitabesinden bir cümlecik geldi: “...işte bu ahval ve şerait içinde dahi vazifen...” Ahval “durum” ve şerait “şartlar” anlamında kullanılmış; ikisi birbirine bağımlı ve dönüşümlü. Ata’mızın bize verdiği görev ise çok basit ve çok açık: gerekirse kanımızı dökeceğiz!.. Fakat benim verdiğim örnekte üç eleman var ve öyle kanla tüfekle “yürüyelim arkadaşlar!” nidaları ile sorun çözülecek gibi de değil!..
Önce kendimizi tanımalı ve kendimizi olduğu gibi kabul etmeli (kendimizden utanmamalı ve başkalarına özenmemeli!), egemenlik (fetih) savaşlarının ekonomide ve sanal alemde yapıldığını (evrim geçirdiğini) görmeli, sonrasında da bu üçlü arasında uyum sağlayacak, kendimize özgü tedbirleri düşünmeli, bulmalı ve uygulamalıyız. Bu “uyum” olayı çok önemli; kendi elemanları kendi içinde birbirine uyumlu olmayan bir sistemin, bir başka sistemle uyum içine girmeye çalışması kadar fizik yasalarına aykırı bir başka örnek sanırım zor bulunur. Fiziksel uyumun (karışımın) zor ve hatta imkansız göründüğü durum ve şartlarda bazı romantiklerin “kimyasal” uyumdan (bileşimden) bahsettikleri bile duyuluyor da ben kulaklarımı tıkıyorum. Umarım, ne karışıma ve ne de bileşime muhalif olduğum gibi bir anlam çıkarılmaz bu yazdıklarımdan; sadece “gerçekçi” olmaya çalışıyorum; egemenlerin masasında yem değil pay sahibi –ve ortakları- olmanın (kendimce) yollarını araştırıyorum. Okur bilmeli ki bütün bu yazdıklarım, tamamen kendi mesleğimle ilgilidir ve daha geniş ufuklara taşınması benim sorumluluğumda değildir. Örneğin, benim “egemen” kavramı ile gönderme yaptığım yerde, yabancı kökenli mimarlar ve endüstriyel tasarımcılar (onlarda böyle bir lisans yok ama pratiği var!) bulunmaktadır.

Rekabet: Kurumlar Arasında

Birinci bölümün “Rekabet:Kurumlar İçin” başlığı altından ikinci bir alıntı getireceğim buraya: “..Bugüne kadar meslek büyüklerimiz(in çoğunluğu) ve aramıza katılan her yeni meslektaşımız, kendi aralarında daima kurumlar için rekabet ettiler. Disiplinsiz ve kuralsız (ve hatta doğal olmayan) bir ortamda sadece kendileri adına yaşam (aslında “meşhur olmak”) mücadelesi vermeye (kuyu açmaya!) mecbur edildiler. Şunu özellikle belirtmeliyim ki ben “meşhur olmayı”
değil “meşhur olmak için uğraşmayı” daha doğrusu “ekmek parası kazanabilmek için önce bir şekilde meşhur olmak zorunda bırakılmayı” eleştiriyorum. Bu saçmalık, (salt sanatçılık yapmanın dışında) başka hangi mesleklerde var, ilgi çekici araştırmalara konu olabilir; şu da unutulmamalı ki kendisini “salt sanatçı” olarak (ve hatta sadece “tasarımcı” olarak) topluma sunan (bazı) meslektaşlarımızın da bu çorbada tuzu var.”

Bu ortamın galibi (ve kendi oyuncularına bir faydası) olmayacaktır çünkü bu, yanlış kurgulanmış bir rekabet ortamıdır, kısır bir döngü bile değildir, bir uçurumdur. Nehirler denize koşarken
seyretmek, tarlaları sulamak için (baraj yapmayıp) arteziyen kuyuları açmak ve zamanla göllerin dibini kurutmak... çaresizlik midir, cahillik midir yoksa “kişisel rekabet” denilen meşhur olma yarışının bedeli midir? Her türlü organizasyonu, sistemi, otoriteyi ve hatta diğer bütün tasarım disiplinlerine karşı özerk olarak kategorize edilmeyi bile (sanırım, ağırlıklı olarak Fransız felsefesi etkisinde kalındığından veya sanayi ötesi toplumlarda taklit edilebilecek böyle bir kurumsallaşma olmadığından) reddederek (veya reddetmesi özendirilerek) sanayi (KOBİ) ile işbirliğine girmekte karşılıklı fayda sağlaması da zora koşulan ve yalnız çalışmaya (/ tek başına meşhur olmaya) yönlendirilen... bir KOBİ’de işe başlayacak olsa daha ilk mesai gününde (böyle olacağı daha okulda iken kendisine öğretilmediğinden) ustabaşının ve hatta mühendisin gölgesinde kalmayı onur meselesi yapan... ve paha biçilmez yeteneklerini, kişisel bir çıkarı olacağı yanılgısı içinde veya çaresizce bir rekabete mahkum edildiğinden, nihai tüketiciye yönelik endüstriyel olmayan ürün tasarımları ile (kozmetik sergilerde) heba eden (veya mesleği terk eden!), büyük bir çoğunluk vardır.

Kendisini (mesleğini) gözlemleyen, ilgi duyan, bu mesleğin kendisine getirebileceği artıları fark eden (fakat somut ve endüstriyel bir örnek –veya ciddi bir niyet- göremediği için risk almak da istemeyen) öncü KOBİ’ler ise, mesleğin “yabancı kökenli ve/veya diplomalı” meslektaşları ile çalışmayı tercih ediyorlar. Bütün kalbimle ve inanarak söylüyorum, çok da iyi yapıyorlar. Ülkenin bütün maddi (ihracat) ve manevi (marka) sorumluluğunu yüklenmiş KOBİ ve ötesi kurumların, en küçük bir risk yüklenmeye ne hakları(!) ve ne de güçleri var.

İşte burada ortaya “kaçış” hikayeleri çıkıyor. Ülkeden kaçamayanların (kaçış hızı yetmeyenlerin) meslekten kaçış hikayeleri yazılırken, meslekte kalanların (ironik!.) şikayet feryatları yükseliyor. Tezin yanlış antitezle eşleştirildiği bu ortamda yıllardır aynı tarz toplantılarda aynı tarz kısır kararlar(?) alınıyor. Bizi, bu kısır döngünün tasarımcı yıldızlarını (abartmıyorum, dünyada ses getirecek ürünlere imza atabilecek yüzlerce yıldızımız var) sanayi ötesine geçmiş toplumlardaki meslektaşlarımız, eminim, benim Afrika kökenli insan kardeşlerime bakan gözlerimle görüyorlar. Bu beni asla incitmiyor, hakkı olana hakkını vermek gerek; ben, Afrika’da yaşayan insan kardeşlerim için ne yapabiliyorum ki sanayi ötesine geçmiş toplumlardan aynısını bana yapmalarını istemeye/beklemeye hakkım olsun?

Birinci bölümün son –kapanış- cümlesini buraya almak zamanı geldi: “...İşte burada, “hızlandırılmış fakat kendine özelleştirilmiş bir süreç” gerekliliği ortaya çıkar. Bu süreç, kurumlar için değil fakat kurumlar arasında rekabeti başlatmak hedefine yönelmiş, bütün endüstriyel tasarımcıların el birliği ile çalışmalarını gerektiren (ve sanayi ötesi toplumlarda örneği olmayan!) yeni bir oluşumu gerektirir”. KOBİ’lere dağılmak, onların ürettikleri ürün üzerinde ihtisas yapmak, o ürünü “marka” değerine layık bir tasarıma kavuşturmak ve o ürünle piyasada gerçek rekabete girmek!.. O ürünün arkasında kimin olduğunu nihai tüketici asla bilemeyecektir fakat bütün meslektaşlarımızın gerçek rekabet alanı (bizim mesleğimizin karakteristiği olarak) zaten o arka plan, o görünmeyen fakat bilinen (ekipsel) alandır. Nihai tüketiciye yönelik reklamlarda (özellikle bizim ülkemizde) öne çıkarılan hemen bütün isimler, firmayı ve ürünü pazarda beslemek fakat ürünün de o ismi (endüstriyel tasarımcısını) beslemesi üzerine kurgulanmış oyunlardır ve ne yazık ki bu oyuna ilk düşenler de benim meslektaşlarımdır.

Sonuç: Öneriler

İlk yapılması gereken şey, bence (Aristo mantığına geri dönmek ve “ağaç biçimli düşünce” ilkeleri kapsamında), endüstri ürünleri tasarımının diğer bütün tasarım alanlarından farklı olduğunu hatta (aynı kökten geldiği halde “seri üretim” özelliği ile) mimarlıktan bile ayrı/farklı olduğunu kabul etmek/ettirmek ve bu mesleğe (ülkemiz sanayisinin ihtiyaç duyduğu) itibarı
vermek olmalıdır (bu itibarın/saygınlığın elde edilmesi, iki ayaklı bir koşula bağlıdır: öncelikle bir eğitim reformunu ve piyasadaki bütün meslektaşlarımızın ortaklaşa ve gönüllü/sistemli bir çabasını gerektirir). Bu düşüncenin (kabulün) doğal bir uzantısı, hiç şüphesiz, diğer bütün tasarım alanlarına da aynı gözle (kategorize ederek) bakmayı gerektirir. Oysa ki ülkemizin akademisyen endüstriyel tasarımcılarının büyük çoğunluğu (ve hatta çoğu farklı mesleklerden büyüklerimiz), tamamen aydın olmanın ve tamamen sanayi ötesinin düşünce tarzının büyüleyici etkisi altında kalarak, ülkemizin sanayi yapısının (kategorize edilmeyi reddeden) bu düşünceye uyum sağlayamadığı gerçeğini görememektedirler (diye düşünüyor ve MOBBİG’in çalışmalarını takip ediyorum). Oysa ki doğal süreçle varılan yere/sonuca, yapay (ve kısa) bir süreçle varabilmenin ilk ve tek koşulunun, bir laboratuar ortamı yaratmak olduğunu en iyi bilmesi gerekenler, yine benim meslek büyüklerim olmalıdır, inancındayım. Taşlar yerine oturduktan, ülkemiz bilgi çağına geçtikten sonra, benim bu gibi katı kalıpları, her şeyi kategorize etme saplantımı (budalalığımı!) terk edeceğimden emin olabilirsiniz.
Özellikle daha önce yazmış olduğum makaleleri okumamış olanlar için burada tekrar etmeliyim ki ben, şu satırların da yazarıyım: “...Bazı ürünlerin (teknoloji ile ilişkileri anlamında) hangi gruba girecekleri ve hangi meslek tarafından yapılacağı, (ülkemizde bile) pratikte kesinlikle hiç bir anlam içermez; çünkü ürünleri "kimin" yaptığı değil, kimin "ne" yaptığıdır önemli olan. Bir mimar "endüstriyel ürün tasarımı" yapabileceği gibi, bir endüstriyel tasarımcı da "grafik sanat" yapabilir veya bir grafik sanatçı "ambalaj tasarımı" yapabilir. Meslekler arasındaki ayrım teorik (düşünsel) anlamda bir değer içerir, kesin sınırları ile kişiyi bağlamaz (çünkü yeteneklere de bağlıdır) fakat ürünler arasındaki ayrım (gruplandırma) kesinlik içerir (çünkü endüstriyeldir).” Okurun bilmesini istediğim şey, sadece alanları ayırmak yani meslek alanlarını kategorize etmek iddiasında olduğumdur. Bu yapılmadıkça meslek (ve meslektaşlarım), her zaman her disiplinin gölgesinde kalacak ki zaten günümüzdeki bir hastalık da budur. (Yerel düşünüp yerel konuştuğum unutulmamalıdır; evrensel –sanayi ötesi- doğrular ve kabullerden hareket etmiyorum; şartlı/koşullara bağlı konuşuyor ve ülkemizin bir laboratuar gibi düşünülmesi gerektiğini öne sürüyorum).

Tasarım disiplinlerinin kategorize edilmesi öncelikli olarak bir eğitim reformunu gerektirir ancak tek başına yeterli değildir. İkinci olarak yapılması gereken şey (belki de bu ilki olmalıdır), doğrudan meslektaşlarımın yükümlülüğünde gördüğüm bir adımın atılmasıdır: ETMK bünyesinde birleşmek, bütünleşmek ve (zamanda geriye giderek!) mesleği KOBİ’lere tanıtmak, sevdirmek ve kabul ettirmenin yollarını araştırmaktır (eğitim reformu –gelecek için-gerekli fakat -zamanın gerisinde kalmış olanlar için- yeterli değildir). Bu arada, daha önceki yazılarımda yeterince açıkladığım bir konuyu da sadece hatırlatmalıyım: endüstriyel tasarımcının mesai arkadaşı mimar değil, mühendistir, hatta ustabaşıdır. Yapılması gereken şey, benim inancım, salon veya sokaklarda sergiler düzenlemek / yarışmalar tertiplemek (nihai tüketiciye seslenmek) değil fakat hem meslektaş adaylarına (daha okul sıralarında iken) ve hem de KOBİ’lere “Kosgeb ve Tübitak” ile başlayıp çeşitli (yerli ve yabancı) kurum ve kuruluşların çoğu karşılıksız “hibe” şeklinde olan yardımlarını anlatmak, onları bu konuda aydınlatmak ve (onları) yüreklendirecek dersler/seminerler vermektir. Bugün Kosgeb’in, endüstri ürünleri tasarımcısı çalıştıracak herhangi bir KOBİ’ye, hiçbir şekilde geri ödemesi olmayan ve 18 ay süren bir maaş yardımı yaptığını, bırakın KOBİ’leri, endüstri ürünleri tasarımcılarının bile çoğu bilmiyor. Bu kadar basit şeyleri (haftada iki-üç saat ayırarak) okulda öğretmek, öğrenilmesini teşvik etmek, yukarıdan bir eğitim reformu yapılmasını beklemeyi bile gerektirmez, diye düşünüyorum. Eğitilen öğrenciler, piyasaya çıktıklarında (Afrika’da hıristiyan misyonerlerin sarf ettikleri emek ve çabaların binde biri kadar bile değeri olmayan ve hatta herhangi bir işletim sisteminin, kendi reklamı/satışı için Anadolu’da harcadıklarının yanında solda sıfır kalacak ufacık çalışmalarla, hem sanal ve hem de gerçek ortamda) KOBİ’leri de eğitirler. ETMK bünyesinde birleşip (akademisyen kurucuları ve üyelerinin katılımı ile) bir faaliyet planı yapmak buna fazlası ile yeter.

Meslek kuruluşunun (ETMK) merkezinin nerede olması gerektiği, benim gözümden bakıldığında farklı bir önem taşıyor. Sanayinin merkezinin İstanbul olduğu çok açık ve doğru fakat bürokrasinin merkezinin de Ankara olduğunu asla unutmamak gerekiyor. Kişisel olarak ben, bütün KOBİ’leri tek tek de dolaşabilirim fakat siyasi otorite ile asla iletişim kuramam; iki farklı (fakat birbiri ile hayati derecede ilişkili) ayak için iki farklı odak/merkez bence son derece gerekli ve faydalı görünüyor. Kendi zamanı içinde en yenilikçi ve en ilerici düşünce ve eylemleri ortaya koyan yapıların bile zaman geçtikçe dinamiğini kaybetmesi hatta muhafazakarlaşması kolay kolay inkar edilebilecek bir gerçek değildir fakat ben ETMK merkezinin İstanbul’a getirilmesi düşüncesini (meslek adına) yenilikçilik olarak algılayamıyorum. ETMK’nın parçalanmaya değil bütünleşmeye ihtiyacı var ve eğer dinamiğini kaybettiği iddiaları varsa yapılması gereken şey merkezini değil kozmetik etkinlikler düzenlemek anlayışını değiştirmek ve etki-tepki mekanizmasını doğru yerde çalıştırmak olmalıdır inancındayım.
Okurun anlamış olduğuna inanıyorum: ben, gerçek düşünce dünyasının (bu yazıda) kendi yaptığı tekliflerle çelişkili olduğunu hiç saklamayan/hissettiren bir insanım (ben de kalemi kağıdı alıp uçmak istemez miyim?. ya da, kişisel rekabetten korkup, ekibimin arkasına mı sığınıyorum?) fakat verimlilik/doğurganlık/doğru kararlar ile doğru adımların (ve uzun vadeli gerçekçi hedeflerin) alt yapısında her zaman bu tarz (doğru) çelişkiler ile doğru etki-tepki mekanizmaları olmalıdır, diye düşünüyor ve bu açıdan yazıyorum. Eleştirilerim asla (küçük veya büyük) hiçbir meslektaşımı veya (alınganlık göstermesi mümkün) hiçbir farklı disiplinden kişi veya kuruluşu –kişisel olarak- karalamak (veya herhangi bir şekilde siyaset yapmak) amacını taşımazlar. Hatta iddia edebilirim ki ben, fikirlerimden hoşlanmayacağını hissettiğim pek çok meslektaşımı (ve bazıları mimar da olan meslek büyüklerimi ve hatta yaşıtlarımı), kendilerine en yakın bildiklerinden bile daha çok (seviyor ve) sayıyorum ve üstelik aklımın en derin yerlerinde, onlarla aynı hayalleri paylaşıyorum!.. Fakat ben, aynı zamanda, Nasrettin Hoca’nın topraklarında, bilgi çağına geçmiş ülkelerin hem bize görünmeyen hem de (bir kara delik gibi) bizi kendine çeken ışığı (ışıksızlığı!) ile çiçeklerimizin açabileceğini (gerçekten) zanneden, buna (yürekten) inanmış bazı meslektaşlarımı (ve mesleğimiz üzerinde otoritesi olan kişileri/odakları) da –tüm iyi niyetimle- anlamaya çalışıyorum. Ben, ovalara ve tarlalara su vermek için önce baraj yapmak gerektiğine inanıyorum. Sonunda hepimizin hedefi aynı ise, mutlaka aynı yolda (aklın yolunda) buluşacağımıza inanıyorum.

Özlem (Yan) Devrim
Endüstri Ürünleri Tasarımcısı
Marmara Üniversitesi, 1997


Bu makale Bileşim Yayıncılık, Fuarcılık ve Tanıtım Hizmetleri A.Ş.'ye ait Makinatek Dergisinin Temmuz 2006 tarihli 105 nolu sayısında yayınlanmıştır.

Hiç yorum yok :