1 Şubat 2006

VİTRİNDEKİ SANAT

© Özlem Devrim

Modernizm, Guernica ve Ötesi

Modernizm, (resim ve heykelde) sanatın, XIX.ncu yüzyıl sonlarına kadar -sanki- bir fotoğraf makinası gibi mekanik veya kendi gözlerimizle algıladığımız biçimi ile de organik bir bakış açısından konusunu ifade etme tarzına (rönesans sanatına) bir tepki olarak doğmuş; sanatçının hisleri üzerine kurulmuştur. (Bu cümlede, kendi aile albümü için fotoğraf makinesi kullananları, amatörce resim çekenleri örnek alıyorum; son derece saygı duyduğum fotoğraf sanatçılarına yönelik bir gönderme, ard niyetim olamaz). Modernist resim ve heykelde sanat "soyuttur" (modernist mimari ise "işlevsel"dir) ve o kadar da kişiseldir (kişinin ruhsal yapısına / durumuna bağlıdır) ki asla -endüstriyel tasarımcılıkta olduğu gibi- güdümlenemez. Modernizmde -ve sonrasında- sanat, sipariş üzerine yapıl(a)maz (teknoloji bu yükü sanatın üzerinden almıştır) yani bir modern sanat eseri ancak sonradan metalaştırılabilir, alınır satılabilir fakat yapılmasındaki amacı ticari değildir; soyut bir eserin ticari olabilmesi zaten kendi tabiatına da aykırıdır. Çünkü bir soyut sanatçı, kendisini "form/biçim" ile ifade eder fakat bu biçim, dış/görsel dünyamızdaki herhangi bir nesneye / somut şeye ait olmadığı için, bir başkası (öteki) tarafından sipariş edilmesi söz konusu olamaz. Sanatçının ortaya koyduğu form/biçim, sanatçının içsel duygularını / ruhsal yapısını / felsefi görüşlerini / yeteneklerini / mesajını... iletmek / dile getirmek üzere kurguladığı, oluşturduğu renksel / şematik / geometrik (oransız) oranlardan türetilmiş görsel bir düzenlemeden, eklentilerden ve/veya mecazlardan (soyutlamalardan) başka bir şey değildir. Modern bir sanat eseri, modernizm öncesindeki sanatın yarattığı hayranlık duygusundan çok daha farklı bir algılama deneyimi yaşatır; yapımcısının içindeki barajlardan boşalan duygu selleri ile doldurulmuş bir enerji kaynağına benzer: ruhsal bir gerilimle çekim gücü yaratır, seyircisi ile bütünleşir ve adeta tek bir vücut olur.
Herhangi bir endüstriyel ürün (çağımızda) tasarımcısına ancak teknolojisinin sınırlarına kadar (ve salt işlevsel / maddi) bir "form/biçim" özgürlüğü verebilir. Bu sınırların kalkacağı (gelecek) yıllarda/asırda yaşayacak olanların, (resim ve) yontu sanatlarından vazgeçmeleri veya bu sanatlardan, görselliğin yanında bir de işlevsellik beklemeleri, kendi tercihleri(!) olacaktır. Resim ve yontu sanatlarının, (nano) teknolojinin (ve yapay zekanın) sağlayacağı sınırsız verilerle ve insanın değişen ihtiyaçları ile endüstriyel ürünlerde "soyut" formlar/biçimler halinde görselleşe(bile)cekleri gelecek zamanlarda çocuklar, örneğin (günlük besinleri olan) peksimet şeklindeki tabletlerde (her gün farklı) Picasso'lar yiyebilecekler ve müzelerde 21.yy.dan kalma, üzeri garipsedikleri renk ve şekillerle dolu çaydanlıkları seyrede(bile)ceklerdir. Bir soyut sanatçıya bir başkası (öteki) tarafından sipariş veril(ebil)mesinin mümkün olması, soyut ile somutun başaşağı yer değiştirmesi demek olacaktır ki orada (salt veya değil) sanatın, insan eli ile yapılmış hiç bir türü de olmayacaktır. Ancak, burada bir paradoks da ortaya çıkabilir: grafik, moda, endüstriyel tasarım, mimarlık gibi bütün uğraşların yapay zeka tarafından (sanal ortamda) yapılacağı gelecekte insanlık için (bence) yapılacak sadece iki (somut) iş kalacaktır: resim ve heykel sanatçılığı ile mühendislik.
Modern sanatta da sipariş üzerine eser verildiği savı ileri sürülebilir ancak konular veya hiç değilse konuların ifade ediliş tarzı üzerine bir ipotek konulduğu iddiası havada kalır. Yeri gelmişken, Picasso'nun Guernica adlı (duvar) resminin, Paris Dünya Fuarında sergilenmek üzere İspanya hükümeti tarafından verilmiş bir sipariş üzerine çizildiğini ancak konusunun (ve ifade ediliş tarzının) tamamen sanatçının özgür iradesi ile (aniden çıkan iç savaşa göre) biçimlendiğini de burada hatırlatmak yararlı olabilir diye düşünüyorum. Ben, endüstriyel tasarımcılığın bir "salt sanat" olmadığı (kendi özgün!) tezimi açıklamaya çalışıyorum. İçine "sanat katılmış" bir endüstriyel ürünün, bir sanat eserinden farklı olarak, konusu / işlevi / amacı.... önceden belli "salt ticari" bir amaçla üretildiğini yani bir "meta/mal" olduğunu ve bu sanatı oraya koyan (o ürüne gizleyen) sanatçının ise (asla sanatçı olduğunu inkar etmiyorum fakat) "güdümlü bir sanat" yaptığını iddia ediyorum. Bu düşüncemi tekrar açıyor ve kolay anlaşılabilmek için maddelere döküyorum:
Endüstri ürünleri tasarımcıları sanatçıdırlar fakat:
1. Endüstriyel ürünler, (önceden belirlenmiş) ticari amaçlarla yapıldıkları için, (salt) sanat değeri taşımazlar.
2. Endüstriyel ürünler, (kişisel) soyut değerlerin bir ifadesi olmadıkları için , (salt) sanat değeri taşımazlar.
3. Endüstriyel ürünler, teknolojiye bağlı/bağımlı oldukları için, (salt) sanat değeri taşımazlar.
4. Endüstriyel ürünlerde sanat, tüketiciyi "satın almaya kışkırtmak için" kullanıldığından -yani sanat ürüne bir ard niyetle gizlendiğinden- (salt) sanat değeri taşımazlar.
5. Endüstriyel ürünler, seri olarak üretildikleri için, (salt) sanat değeri taşımazlar.
6. Endüstriyel ürünler, zaman içinde "geliştirildikleri / iyileştirildikleri / yenilendirildikleri" için, (salt) sanat değeri taşımazlar.
7. Endüstriyel ürünler, tek bir sanatçının değil, önceden belli bir konuya yönlendirilmiş / güdümlenmiş
bir ekibin ortak çalışması olduğu için, (salt) sanat değeri taşımazlar.
8. Endüstriyel ürünler, tıpkı mimarlık ürünleri gibi "işlevsel / fonksiyonel" olmak zorunlulukları ile, (salt) sanat değeri taşımazlar.

"Endüstri Ürünleri" kavramı, makinalar vasıtası ile baskı, dokuma, kesme, kalıplama, döküm, pres gibi yol/usül/yöntemlerle seri olarak üretilen bütün malları kapsar. Birbirinin aynı ve birden çok üretilmiş bütün bu ürünlerin (hammadde dışında) iki temel girdisi, ilgili "mühendislik disiplinleri" (bilimsel ve teknolojik anlamda gerekli olan tüm veriler) ve -eğer üründe estetik bir gereklilik kaygısı varsa- "sanat"tır. Bu (kendi ürettiğim) çok basit tarif bile, içinde mühendislik disiplinleri olmayan herhangi bir ürünün -endüstriyel anlamda- yapılamayacağı ve sanatın (olması gerektiğinin düşünüldüğü ürün / yer ve koşullarda) sadece bir "tercih" olduğu gerçeğini (bence) yeterince açığa çıkarır. Bir adım daha öteye giderek, mühendisliğin "hayatı kolaylaştırmak" fakat (üründe kullanılan) sanatın "malı satmak" amaçlı (olmazsa olmaz!.) bir tercih olduğunu bile -kişisel olarak- söyleyebilirim. Benim görüşümde, bir ürünü satmak için o ürüne "yerleştirilen" sanatsal uğraşa "endüstriyel tasarımcılık" denilir ki bu bağlamda her zaman (ve her yazdığım metinde) anlatmak istediğim, sanatın bu şekilde "güdümlenmiş" tarzı ile artık bir "salt sanat" anlamını yitirmiş olduğudur.
Sigaraya bağlı / bağımlı olmak gibi hiç hoşlanmadığım bir şekilde anlaşılması mümkün, üçüncü maddedeki "teknolojiye bağlı / bağımlı olmak" koşulunu da (hiç sevmediğim halde bir örnek vererek -kısaca-) açıklamak istiyorum. Bu arada söylemek isterim ki yazarın anlattığı şayet okurun anladığı ile örtüşmüyorsa kusur (görünürde mantıklı bir başka sebep yoksa) elbette yazardadır. Bu ve bundan önceki hemen her yazıda verdiğim bu örnekle ben, teknolojiyi "su" olarak düşünüyorum ve endüstriyel ürünleri ise "balığa" benzetiyorum. Balığın suya bağlı / bağımlı olması ile herhangi bir (salt) sanatçının (tıpkı karada yaşayan herhangi bir canlının su ile kurduğu ilişkide olduğu gibi) "teknolojiyi istediği zaman istediği ölçüde ve hatta aykırı olarak kullanması" keyfiyetini / tercihini karşılaştırıyorum. Balığın "solungaçları" ile sudaki oksijeni kullanması ve üstelik suyun içinde (bir mahkum gibi!) yaşamasını, karadaki herhangi bir canlının havadaki oksijeni ciğerleri ile kullanıyor fakat suyu da içiyor olması ile karşılaştırıyorum. Ağaç Biçimli Düşünce sisteminde bunun ne ifade ettiğini de son derece iyi biliyor fakat henüz erken (ve belki de gereksiz) olduğunu bilerek -şimdilik- o konuları es geçiyorum. Burada, okurdan en çok dikkat etmesini isteyeceğim şey, su ile balığın ilişkisini bir akvaryum içinde "seyirlik" olarak değil de bir açık deniz içinde yaşam mücadelesi olarak algıladığımı da düşünmesidir.

Aristoteles Mantığı

Yukarıdaki (8 maddelik devam ettirilebilir) liste, Aristoteles mantığındaki "aynı şeye eşit olmayan iki şey, birbirine eşit değildir" kanıtsavının tipik bir örneği. Ya bu kanıtsav yanlış, ya sanatın ne olduğunu bilmiyorum ya da endüstriyel ürün tasarımını (teoride değilse bile) pratikte yanlış yaşıyorum!.. Sanatın içeriğini ve piyasada içinde çalıştığım koşulları (anlayışı) değiştiremeyeceğime göre, kendimi teselli etmek için uydurduğum(?) tezime sarılıyorum: endüstri ürünleri tasarımcıları, sanat değeri taşımayan (bilimsel / teknolojik tabanlı ve ticari amaçlı) endüstriyel ürünlere sanatsal yeteneklerini "gizlerler" yani "sanatlarını kullanırlar" ve bu yeteneği kazanabilmek için, hem teoride hem de pratikte eğitim almak zorunlulukları vardır. Modern sonrası felsefe anlayışında bu bir "kalıp", özgür düşünceye kurulmuş bir tuzak; kendimi avutmaktan vazgeçip, kendi tezimi didik didik ediyor, eleştiriyor, parçalarına ayırıyor fakat daha başka bir biçimde yeniden bir araya getiremiyorum. Hayat daha başka bir şey: ya kendinde olmak ya da kendini yaşamak ikilemini dayatıyor kısır döngüsünde. Kendimi yaşayamıyorum, mesleğimi bir (salt) sanatçı gibi de yapamıyorum(!). Akvaryumu seyrederek felsefe yapmak lüksüm olmadığını da gördükçe, var çabamla endüstri ürünleri tasarımcılığı ile mühendislik disiplinleri (kendimle sanayi) arasında bir ilişki, bir köprü kurmaya çalışıyorum.
Aristoteles mantığının Gottlab Frege tarafından 1879'da yayımlanan "modern simgesel mantık" ile bilimsel alandan silindiğini bildiğimi (bilim ve teknoloji pratiğindeki okurlara) burada belirtmeme gerek yok. Hareket kanunları hakkındaki yanlış tezlerinin ise 1687 yılında yayınlanan Doğa Felsefesinin Matematik İlkeleri ile Newton tarafından çöpe atıldığını da herkes bilir. 21.yy.da hala onun tezleri ile düşünüyor olmamı kendime yakıştıramıyorum(!) ama galiba "hayatın kendisinde olmak" ayaklarının toprağa basması demek ve ikibin yıldan fazla geçmiş olmasına rağmen bu episteme hiç değişmemiş!..
Bakıyorum: mesleğimin, otorite / yöntem / proje / ekip bağımlılığı ve benzer katı kurallar olmaksızın yapılabileceğine sadece ben değil, mesleğimin bazı (yerli ve yabancı) duayenleri de inanmıyor olacaklar ki (bence) en önde gelenleri (endüstriyel ürünlerde) tasarıma, bir "yöntem" bir "kuram" getirmeye çalışıyorlar; makaleler, bildiriler ve hatta kitaplar yazıyorlar. Bu tür metinleri okumak, mesleğimin sanatla ilişkisinde yaşadığım kuşkularımı gideriyor ve (yalnız ve haksız olmadığımı hissettirerek) içimi rahatlatıyor.

Bu yol / kuram / yöntem / metodları da eleştirmiyor değilim fakat hepsinin de hiç inkar edemediğim bir ortak noktası var: üzerinde yaşadığım toprakların sosyo-ekonomik koşulları ile az veya çok, uzlaşıyorlar, örtüşüyorlar, bana (ve hayata) yakın duruyorlar. Böyle zamanlarımda şu soruya cevap arıyorum: "Bir amaca, bir yönteme, bir kurama, bir metoda (ve özellikle, bir makalemde kendi gruplandırmama göre "enerjiyi dönüştüren / bileşik ürünler"de) bir ekibe ihtiyacı olan her hangi bir uğraş (güncel hayatta her zaman geçerli -gibi görünen- Aristoteles epistemesi'ne göre) bir "salt sanat" olamayacağına göre, niçin (bazıları) bu mesleğe bir "sanat" ve bu mesleği yapmak için yola çıkanlara da "sanatçı" muamelesi yapıyor? Bu mesleği yapmak için sanatçı (veya sanatçı yetilerine sahip) olmak ilk ve gerekli (ancak, yetersiz) şart fakat yapılan işin (salt) sanatçılık olmadığı (bence) çok açık bir gerçek iken, niçin diğer bütün tasarımcılarla (yani salt sanat yapan diğer bütün gerçek sanatçılarla) aynı kefeye konuyor ve ortak bir "tasarımcılar" ismi ile anılıyorlar? Sanatçı olup da (zaten aksi düşünülemez) "salt sanat" yapmıyor olmayı kabullenmek, gurur meselesi yapılacak bir durum mudur? Hangi grafiker veya moda tasarımcısı veya bir iç mimarın, bir mühendis ile ilgisi / işbirliği yapma zorunluluğu vardır? Burada, birbiri içine geçmiş onlarca soru üretmek mümkün zaten benim arzum da (beni okuyanları) bu yolda kışkırtmak; soru ve cevapları ile özeleştirilerine yönlendirmek (bir "zorlama" değil, bir davet) ya da beni analiz etmelerini rica etmek!..

Moskova Anıları

Moskova'ya yaptığım gezide, (komunist sistemde üretilmiş) her bir ürünün, kendisinden beklenilen işlevi (yani mühendislik koşullarını) yerine getirebilmesinin yeterli olduğunun ve -en geniş anlamı ile kullanıyorum- biçime hiç gereksinimi olmayacağının zannedildiğini (yani sanatın görmezden gelindiğini), evlerdeki ütülerden sokaklarda karları temizleyen ağır iş makinalarına kadar her alanda gözlemledim. Sanatı hiçbir şekilde endüstrinin içinde kullanmadıklarını; resim/heykel/mimaride çok özgün (ve modernist) yapıtları olmasına rağmen her iki alan (ev ile sokak) arasına çok kesin/kalın çizgiler çekmiş olduklarını gördüm.
1996'daki o gezide, birisi batmış olan iki ekonomik sistemi kendi mesleğimin penceresinden karşılaştırdım. Ekonomist değilim üstelik siyasetten de hiç anlamam fakat (onlar hakkında bana anlatılanlara, tercüme edilen sohbetlere ve öğrendiklerime göre) inandığım bir şey var: bütün o halklar da siyasetten bir şey anlamıyorlardı, (sokaktaki insanların) hiç biri ekonomist de değildi fakat benim (ve bütün insanlığın) onlarla tıpa tıp aynı bir özelliğimiz vardı: hepimiz doğal olarak özgürlüğüne düşkün ve (potansiyel) birer sanatçı idik.
Moskova, her sokağı sanatla dolu bir şehirdir; bir yabancı için Moskova, ancak yürümekle keyfi çıkarılabilecek kadar güzeldir. Tiyatroları, sinemaları, müzeleri ve neredeyse her yapıyı ayrı ayrı kuşatan yeşil alanları ile insana, bir metropolde olduğunu unutturur. Buna karşılık, iç içe geçmiş çemberleri ve aynı (tek) merkezli bu çemberleri birleştiren akslara benzeyen caddeleri ile de, bir yabancının bile içinde kaybolmasına asla izin vermez. Kril alfabesini hiç bilmeseniz bile (eğer biraz olsun görsel hafızanız ve bir de sanata merakınız varsa!) tek başınıza gezebilir ve otelinize dönebilirsiniz. Bu kadar güzel bir şehirde (ve aç olmadıklarını söyleyen) insanların sokağa dökülüp ihtilal yapmalarının sebebini ben, evlerinin içine girdiğim zaman algılayabildim. Sadece propaganda amacı ile (güdümlenerek) kullanılan sanat, benim gibi yabancılarda kendisinden beklenen işlevi fazlasıyla yerine getirirken, moda veya endüstriyel bir ürün kılığında bile olsa evlere / özel hayata giremediği için kendi paradoksunu yaratmış ve intikamını almıştı. Orada inandım ki, insanın (kendi küçük dünyasında) estetik duygularını tatmin etmeyen, insana işlevsel fayda sağlamaktan öteye geçemeyen (sanatı sadece vitrinde veren) her ekonomi çökecektir; ikisini birden (evde ve sokakta) verebilecek bir ekonomi ise (kendi çökmek istese veya çökertilmek istense bile) doğrudan o ekonominin içinde yaşayanlar tarafından ayakta tutulacaktır.
İnsanlar, karınlarının tok olduğu, yarın nasıl yaşayacakları hakkında hiç bir endişe taşımadıkları bir ekonomide (böyle anlatıyorlardı!..) mutlu olmadıklarını söylüyor, o ekonomiyi hiç istemediklerini, hep özgürlük hayali ile yaşadıklarını dile getiriyorlardı. Bizim içinde doğup büyüdüğümüz sistemin ne olduğu hakkında (devrimden önce) en küçük bir fikirleri bile olmadığı, onlar için kapitalizmin sadece "özgürlük" anlamına geldiği, her konuşmalarından kolayca anlaşılabiliyordu. Özgürlük kavramının içini dolduramıyorlardı; üstelik "çok çalışmak" gibi bir bedeli olduğunun da henüz farkında değillerdi.
Ben, kişisel olarak inandım ki onların istedikleri (ve adına özgürlük dedikleri ) şey, insan olduklarını hissedebilmek, istedikleri kıyafeti giyebilmek, diledikleri gibi yaşayıp diledikleri malı (sırada beklemeden) satın alabilmek, yani "ürün seçme özgürlüğü" haklarını kullanabilmekten daha fazlası değildi. Ödeyecekleri bedeli nasıl kazanacakları hakkında henüz pek de bilgilerinin (ve ülkelerinde sanayinin) olmadığı o 90'lı yıllarda, inanılmaz şeyler gördüm: Ben orada, batı malı gözlüğünü, çerçevesine bağlı (renkli) ipten sarkan (kağıt) amblemi kesip atmadan, gururla taşıyan insanlar gördüm (cama yapışık olan küçük kağıt amblemleri zaten hiçbiri çıkartmıyordu!..) Blue-jean pantolonlarının arka ceplerindeki karton markaları sökmeden dolaşan dünya güzeli kadınlar, deri montunun sırtında etiketle dolaşan erkekler gördüm. Orada, o eski sisteme lanetler yağdırdım; insanın (ve mesleğimin) ne olduğunu (ve psikoloji ile de bağıntısını) ben orada öğrendim. Neyse ki beni "artık böyle şeyler çok azaldı" diye teselli ediyorlardı. Fakat, 01 Ocak 2006 tarihli Radikal'in 12.nci sayfasında gördüğüm bir yazı beni o eski günlere götürdü. Sn. Suat Taşpınar'ın "Gece Gündüz Moskova" köşesinden bir alıntı yapacağım:
"...Bana sorarsanız memlekette yılın olayı, gerçek hayat öyküsü olan "Krediye hücum!" filminin gişe rekorlarında zirveye oturmasıydı. Rusya tam bir "kredi-manya" sarmalının içine düştü. Millet cep telefonunu bile krediyle alıyor. Kaldırıma bile masa atıp gelip geçene kredi veren bankacıklar türedi. Halk zincirini koparmış bir halde mağazalara saldırıyor. Sabahın köründe bile kasalarda kuyruk var. Aslında bunca yıllık mahrumiyetten sonra bunda şaşılacak bir şey yok. Yani ortada "görgüsüzlük" yok, "ihtiyaç hali" var. Tek takıldığımız nokta, Rusya'nın üreterek değil, petrol-gaz satarak büyümesi. Çanlar krediyi hibe gibi alan tüketiciler için mi çalıyor?"

Anıların Düşündürdükleri

Mühendisliğin "hayatı kolaylaştırmak" fakat üründe kullanılan sanatın "malı satmak" amaçlı (olmazsa olmaz bir tercih) olduğunu -kişisel olarak- iddia ettiğimi yazdım yukarıda. Tırnak içinde kullandığım "malı satmak" amacı, bence, sermaye sahibinin kar etmek gayesinin çok ötesinde, kutsal bir anlam barındırır içinde: insanın sanatsal güdülerini (estetik doyum ihtiyacını) tatmin etmek ve insanı mutlu etmek; kabul edilmeli ki alışveriş yapmak sadece benim için değil, herkes için bir mutluluktur ve aslında satın alınan da çoğu zaman ürünün kendisi değildir!.. Moskova anılarımda, insanın, içinde yaşadığı teknolojinin uzaya gitmesinden daha çok bu teknolojinin "kendisine nasıl bir gözlük sunduğu" ile ilgilendiğine dikkat çekmek istedim. Bu anlamda, devletin veya özel girişimcinin kim (yerli mi yabancı mı) olduğu, ürünü hangisinin yaptığı, eğer özel girişimci ise ne kadar zengin olduğu, devlet ise uzaya gidip gitmediği... gibi soruların hepsinin anlamını yitirdiğine; insanın, önce kendi içgüdüsel sanatsal arzularının tatmini ile ilgilendiğine ve bu konuda bencillik gösterebileceğine inandığımı göstermek istedim; en azından ben böyleyim!.
Bazı ekonomistler (okuduklarımdan anlayabildiğim kadarı ile) sermayenin bencil olduğunu iddia ederler; nerede çok kar edebilirse oraya gider, derler. Oysa ben inanıyorum ki sermaye, ne kadar bencil olursa olsun (ki bence bu, insanın bencilliğinden çok farklıdır), nereye giderse gitsin, sonuçta insana hizmet eder. Sermaye, hayatta kalabilmesini, kendi yarattığı bu paradoksuna borçludur: yaşamak için üretmek ve kar etmek zorunda olması, ürettiği (her zaman daha çok üretmek zorunda olduğu) her ürünle insana (daha çok / daha ucuz) hizmet etmesi anlamına gelir. Sermaye, ürettiğini satın alabilmesi için insana bir de "ücret" öder fakat kendi paradoksu (ve kısır döngüsü) onu, en az ücreti ödemeye de mahkum eder. Daha çok fakat birim başına daha az karla üretmek zorunluğunda kalan sermaye, ucuz ücrete yönelmek (onu bulmak) zorundadır. Bir insana, hem beğenmediği hem de pahalı fakat yerli malı(!) bir ürünü satın alması için baskı yapmakla, (yerli) sermayeden hem ucuz satmasını hem de çok ücret ödemesini beklemek, bence aynı şeydir; kötü niyetli ve kabul edilemez bir otorite tarzı, ard niyetli bir beklentidir.
Sermayenin tatil yapma, izin kullanma, hasta olma özgürlüğü de yoktur. Seçmek için değil, (en ucuz fiatla) seçilmek için çalışır. Bu anlamda bir ülkedeki sermayenin, yerli mi yoksa yabancı mı olduğu beni hiç ilgilendirmez. Beni ancak, kendi ülke insanımın seçtiği ve (satın alıp) kullandığı ürünün (malın) ithal olup olmaması ilgilendirir. Çünkü ithalat, ücretin başka bir ülkede ödendiği anlamına gelir. Bana göre bir ithalat, birbirine çelişik iki şarta bağlıdır: o ülkede üretilemeyen bir malın (ki mutlaka bu konuda fizibilite çalışmaları yapılmalı ve yerli/yabancı yatırımcılar özendirilmelidir) ithalatı normaldir fakat o ülkede üretilebildiği halde (ihraç edilemiyor ve üstelik) ) ithalatı da yapılıyorsa ortada bir problem var demektir. Sözünü ettiğim şey, ucuz ve kalitesiz yerli mallar değil fakat yerlisinden daha pahalı olduğu halde pazarda ağırlığı olan ithal tüketim ürünleridir. Eğer bu problem (teknolojik zayıflık değil de) sanatsal kaynaklı ise, tüketicinin malı tercih etmemesindeki tek (ağırlıklı) sebep bu ise, insanın sanatsal güdülerinin (estetik doyum ihtiyacının) karşılanmaması, (neticede) benim mesleğimin bir kusurudur, diye düşünürüm. Fakat, "tek kusurlu" olmak "tek sorumlusu" olmak anlamına da gelmez.
Sn. Suat Taşpınar'ın yazısında dile getirdiği, Rusya'daki "krediye hücum" manzarası, bildiğim
(ve hala öyle olduğuna emin olduğum) o sanayideki zayıflığın bir dışavurumudur; basit ve bileşik
(ev-büro tipi, enerjiyi dönüştüren) ürünler ya hiç üretilmiyorlar, ya da hala (eski kabukları ile)
üretilenler ise alıcı bulamıyorlar. Uzay teknolojisine sahip bu ülkenin halkının, ithalatı nasıl karşılayacağı, hibe niyetine aldıkları (kişisel) kredileri nasıl geri ödeyecekleri, yazarımızı haklı olarak endişelendiriyor.

Bizler de burada, kendi ülkemiz ve halkımız için endişelenmeliyiz diye düşünüyorum ve en başa dönüyorum: "...Moskova'ya yaptığım gezide, (komunist sistemde üretilmiş) her bir ürünün, kendisinden beklenilen işlevi (yani mühendislik koşullarını) yerine getirebilmesinin yeterli olduğunun ve -en geniş anlamı ile kullanıyorum- biçime hiç gereksinimi olmayacağının zannedildiğini (yani sanatın görmezden gelindiğini), evlerdeki ütülerden sokaklarda karları temizleyen ağır iş makinalarına kadar her alanda gözlemledim. Sanatı hiçbir şekilde endüstrinin içinde kullanmadıklarını....gördüm." Uzay teknolojisine değil ama, basit ve bileşik ürünlerin her türlüsünü üretebilecek yetişmiş insan ve teknoloji kaynaklarına (ve hatta sermayeye) fazlası ile sahibiz. Sorun nerede? Sanırım cevabı, yukarıdan alıntı yapacağım şu cümlede vermişim: "... insanın (kendi küçük dünyasında) estetik duygularını tatmin etmeyen, insana işlevsel fayda sağlamaktan öteye geçemeyen (sanatı sadece vitrinde veren) her ekonomi çökecektir; ikisini birden (evde ve sokakta) verebilecek bir ekonomi ise (kendi çökmek istese veya çökertilmek istense bile) doğrudan o ekonominin içinde yaşayanlar tarafından ayakta tutulacaktır."

Sonuç

Bütün yazdığım metinlerde öne sürdüğüm bir tezim var: batıda "kendiliğinden" oluşan hiçbir şey, bizde de kendiliğinden oluşsun diye bekleyemeyiz. Onların bugünkü değerlerini (ve değer yargılarını; sosyal ve ekonomik yapılanmalarını) olduğu gibi kabullenemeyiz; akvaryum balıklarını hayranlıkla seyredenlere benziyoruz oysa ki denizlere, açıklara açılmalı ve (bize kahkahalarla gülseler de) boğulmadan yüzmeyi
-kendimiz- öğrenmeliyiz. Üstelik, batıda herşeyin kendiliğinden oluştuğu da bir safsata. O devletin (zamanında) nasıl ve ne kadar "müdahaleci" olduğunu ve halkın nasıl acı çektiğini (o günlerin kendi tarihi kayıtlarını kendilerinden okuyarak anlamak ve) öğrenmek isteyenlere tavsiye edeceğim bir kitap var:
Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1.baskı 1988 ve 2.baskı 1994 yılı, Phyllis Deane (ingilizceden çeviren: Prof.Dr. Tevfik Güran) eseri İlk Sanayi İnkilabı . Piyasada var mı, bilemiyorum; ben öğrencilik yıllarımda (tesadüfen) alıp okumuştum!..
Hürriyet gazetesinin 11 Ocak 2006 baskısı Tarih ekinin 18.sayfasında Sn. Erhan Afyoncu'nun hazırladığı "doğru bildiğimiz yanlışlar" belgeselinden bir alıntı yapacağım:
"Türkiye'ye matbaanın geç gelişi, bitip tükenmek bilmeyen bir tartışma konusudur. Bir kesim matbaanın gelişine günah olduğuna inanıldığı için engel olunduğunu söylerken, bir diğer kesim de hattatların karşı çıkmaları yüzünden uzun müddet matbaasız kaldığımızı ileri sürer. Ancak, gerçek çok basittir; matbaa, Türkiye'ye okumayı ve kitabı sevmediğimizden geç gelmiştir. Matbaanın gelmemesi tartışmalarının en iyi karşılığı, "geldi de ne oldu?" sorusuna verilecek cevaptır. Matbaanın kurulmasından İbrahim Müteferrika'nın ölümüne kadar geçen yaklaşık yirmi yıllık dönemde 17 adet kitap basılabilmiş, Müteferrika'nın ölümünden sonra ise matbaasında yalnızca bir kitap basılmış ve 27 yıllık bir ara verilmiştir. Bu durum, matbaanın kurulmasının yanısıra faaliyetinin de tamamen İbrahim Müteferrika'nın gayretleri ile yürüdüğünü ancak buna karşılık toplumda okuma merakı olmadığını göstermektedir."
O basılan kitaplar şimdi nerededir ve onları satın alanlar kimlerdir, bilmek (benim için) mümkün değil, fakat İbrahim Müteferrika ismini (zamanında yanlış veya eksik öğretilmiş olsa da) orta okul yıllarımdan beri biliyorum: rakipleri olmuş olsa idi, eminim ki şu an ismini hatırlamam mümkün olmazdı!..
Günümüzde rekabet sadece sermayeler arasında değil, bunu anlamak gerek, rekabet artık işgücü potansiyelini oluşturan biz "emekçiler" arasında da oluyor üstelik kendi sınırlarımız içinde birbirimizle de değil, dışardan gelenler (ve geleceklerle de) rekabet gitgide kızışıyor: emek de ithal ediliyor. Yerli sermaye kadar yerli emek de tehlike altında; yerli sermaye için "kar" ve yerli emek için "ücret" kapıları giderek daralıyor; (en) çok değer verdiğim bir meslek büyüğümün bir gazetedeki makalesine attığı başlık aklıma geliyor: bu bir milli meseledir. Teorik olarak, yerli sermaye gibi emek gücü de (kendini kurtarmak için!) yurt dışına çıkabilir; fakat pratikte bunu kaç KOBİ veya benim gibi kaç -basit- endüstriyel tasarımcı becerebilir? Becerdik de gittik diyelim, taklit etmeye çalıştıklarımız (üçü beşi aştıktan sonra) bizi bir "milli problem" olarak algılamazlar mı? Geride bıraktıklarımıza ne olacak?

Özlem (Yan) Devrim
Endüstri Ürünleri Tasarımcısı
Marmara Üniversitesi 1997


Bu makale Bileşim Yayıncılık, Fuarcılık ve Tanıtım Hizmetleri A.Ş.'ye ait Makinatek Dergisinin Şubat 2006 tarihli 100.ncü sayısında yayınlanmıştır.





Hiç yorum yok :