1 Mart 2006

BEYİNDE AYRIŞIK DÜZENLEMELER

© Özlem Devrim

Cisimsiz Eserler
Bilim adamları (özellikle matematikçiler ve teorik fizikçiler) ile sanatçılar, çoğunlukla "soyut" kavramlarla düşünür ve "soyut eserler" verirler. Bu tür (çoklukla yalnız çalışan / düşünen) insanların ya bir "dâhi" olarak kabul edilmek ve insanlık tarihinde yer almak ya da (sıradan olmak ve) tamamen "unutulmak" gibi (iki aşırı uçtan birini işaretleyen) kötü bir yazgıları vardır. Çünkü bu insanların "öykünmek" yani "taklit etmek" lüksleri yoktur. Eserlerine doğrudan kendilerinin cisim / şekil verebilme ayrıcalığı ile sanatçılar, resim / heykel / şiir / müzik gibi (çalıştıkları) her(hangi bir) alanda takdir, maddi veya manevi bir karşılık bulma şansına (az da olsa) sahiptirler fakat bir bilim adamı (şayet başaramayacak olursa), kendinden sonrakilere bir "basamak" (veya bir akışın basit bir molekülü) olabilmekten daha fazlasını ummayı bile (çoğu zaman) düşleyemez; şansı olmayanlar zaten, laboratuarlarında veya masalarında, çözemedikleri kodların arasında kaybolur, unutulur giderler.

Bir zamanlar, neden insanların bazıları bilim adamı, bazıları da sanatçı olmak isterler diye düşündükçe cevabı, önce kendimde "içgözlem" yaparak bulmaya çalışır ve (çaresiz kalınca) bunun, çok bilinmeyenli fakat beyinde düğümlenen bir sorundan kaynaklandığına karar verirdim. Bu tür soruları çoğaltmak ve cevaplarını bulmaya çalışmak, zamanla bende özel bir araştırma merakının doğmasına da yol açtı. Örneğin, neden bazıları yüzme sporunu tercih ederler de bazıları futbol oynamak isterler diye de çok düşünmüşümdür. Bugün artık biliyorum ki beyin, soyut ile somut düşünmek veya kişisel çalışmakla takım oyunu oynamak arasında kendi özgün tercihini yapma yeteneği ile de donatılmıştır. Fakat bu tür tercihleri, sadece soyut-somut, kişisel-ekipsel gibi ikili kategorilere ayırmanın çok yanlış olduğunu da biliyorum. Bir yüzücünün, bisiklet sporu yapması kesinlikle yasaktır, oysa ki ikisi de kişisel sporlardır. Doğada gözlemlenen kartal veya şahin gibi kuşların neden sürüler halinde gezmedikleri, avlanmadıkları fakat küçük balıkların neden hiç birbirlerinden ayrılmadıkları da bir başka (kişisellik-ekipsellik) düşünce konusudur.

Bu metnin yazarı olarak ben, bu konuya objektif, bilimsel / disipliner bir açıklama getirebilecek yetkinlik ve yetenekte değilim. Kişisel perspektiften, sanırım kendimi örnekleyerek belki bir şeyleri daha iyi anlatabilirim. Üniversite öncesi okul hayatımda, geleceğime nasıl bir yön vermem gerektiğini her düşündüğümde, bir bilim adamı kadar bir sanatçı da olabilecek (ortalama düzeyde / yeterli ve birbirine eşit) eğilimlere / yeteneklere sahip olduğumu görüyor fakat kendimi iki kutuptan birine adamakta da kararsız kalıyordum (orta öğrenimimi elektronik üzerine yaptım fakat bir yandan da şiir yazar, resim yapardım!).

Sanırım, iki kutuptan birini seçmek bana, ya tarihe geçmek ya da tarihte kaybolmak gibi fazla kişisel ve iddialı görünmüş (ve beni korkutmuş!) olmalı ki, üniversite öncesinde bir kaç yıl,
kararsız bir dönem yaşadım. Su gibi tembel (fakat en küçük eğimi bulabilecek kadar akıllı) olup hayatın akışına kendimi bırakmanın, hatta bir göçebe gibi "nerede akşam orada sabah" ilkesi ile yaşamanın bana göre olmadığını hayat çok çabuk gösterdi. Fakat, kaybettiğim o yıllar benim en büyük kazancım oldu: ne istediğimi ve ne olabileceğimi anladım. Ben, tamamen bilinçli ve istekli olarak, endüstri ürünleri tasarımcısı olmak istedim ve oldum; berbat bir sınav sisteminde şansın güldüğü çok az insandan biri oldum.

Neden bazı insanlar, "kaybolmak / kaybetmek" riskini göze alırlar da tek başlarına cisimsiz (soyut) eserler yaratabilmek için ömürlerini tüketirlerken (veya ömürlerine, değer biçilemez bir tarihsellik kazandırırlarken), benim gibi insanlar "ekipler halinde / işbirliği içinde çalışmak" tutkusu ile yanıp tutuşurlar?.. Bunun kaynağı korku mu yoksa gerçekten beyinden kaynaklanan bir sorun(!) mu?.. Yoksa bu, daha başka bir şey, sosyalleşen beynin işbirliği isteği, bir erdem, bir cesaret, bir özveri mi? Bu soruyu tıpkı benim gibi kendilerine soranlar için bu yazı, gerçekten faydalı (hiç değilse aydınlatıcı) olacaktır diye umuyorum. Tek başınıza cisimsiz eserler mi vermek istersiniz, yoksa bir ekiple yeni bir cisim / bir form mu yaratmayı tercih edersiniz?.. Paylaşılan bilgi büyürmüş, okuduklarımı sizlerle paylaşmak istiyorum; ya da, benim, istasyonlarını sık sık değiştirdiğim, stereo yayın yapan bir radyoyu size dinlettirdiğimi varsayın.

Ayrışık Düzenlemeler

Dr. Antonio R. Damaiso ile başlayacağım (tamamen bir tesadüf değil, biraz kastım var). Kitabının adı Descartes'in Yanılgısı. Sn. Bahar Atlamaz tarafından Türkçeye çevrilmiş ve Varlık Yayınlarınca (Bilim Dizisi:2, İkinci Basım:1999) yayımlanmış. Sayfa 25-26'da şöyle diyor:
" ...Burada aklıma Warren McCulloch'un bir deyişi geliyor: "Ben işaret ettiğim zaman parmağıma değil, işaret ettiğim yere bakın." (Efsanevi bir nörofizyolog olan McCulloch, gelecekteki sayısal sinirbilimin öncüsü olmanın yanı sıra bir bilge ve şairdi. Bu deyiş, bir bilgelik içeriyordu.)" Kastım kendime: yıllarca bir "kızılderili atasözü" diye bildiğim özdeyiş, bir nöroloji uzmanının kitabında karşıma başka bir kimlikle çıktı; nasıl da aldatılmışım!.. Şimdi ciddi bir alıntı, sayfa 76'dan: "Okuyucu, bu haritanın neden çift taraflı olmayıp yalnızca sağ yarıküreye meylettiğini merak edebilir; ne de olsa insan beyninin neredeyse simetrik olan iki yarısı vardır. Bunun yanıtı, insan beyninde işlevlerin, diğer canlı türlerinde olduğu gibi, yarıküreler arasında asimetrik olarak paylaşılmasıdır. Nedeniyse, büyük olasılıkla, bir düşünce ya da eylem seçme durumunda, iki yerine tek bir nihai denetimcinin olması gerekmesidir. Bir hareket yapmak için her iki taraf da eşit söz hakkına sahip olsaydı, seçim bir anlaşmazlıkla sonuçlanabilirdi; sağ eliniz, sol elinizle karışabilir ve birden fazla organla eşgüdümlü hareket üretme şansınız azalırdı. Birçok işlev için, sadece bir yarıküredeki yapıların üstünlük taşımaları gerekir, bu yapılara baskın [dominant] denir.

Baskınlığın bilinen en iyi örneği dille ilgilidir. Solakların birçoğu dahil, insanların yüzde 95'inde, dil büyük oranda sol yarıküre yapılarına bağlıdır. Bu kez sağ yarıküreyi üstün kılan bir diğer baskınlık örneği, bütünleşmiş vücut duyumunu içerir. Bu duyum sayesinde bir yanda iç organların durumları, diğer yanda ise kas-iskelet donanımının kol-bacak, gövde ve baş parçalarının durumları bir arada koordineli, dinamik bir harita içinde betimlenir. Bu, tek ve bitişik bir harita değildir, daha çok ayrı ayrı haritalardaki işaretlerin etkileşimi ve koordinasyonundan oluşur. Bu düzenlemede, vücudun hem sağ hem de sol tarafını ilgilendiren sinyallerin, en kapsamlı buluşma alanı sağ yarıküredeki (daha önce belirtilen) üç somatik-duyusal korteks kesiminde yer alır. Ne gariptir ki, kişinin kendi dışındaki uzamın temsili ve duygu süreçleri sağ yarıkürenin baskın olduğu işlevlerdir. Ancak bu, sol yarıkürede yer alan eşdeğer yapıların o durumda vücudu ya da uzamı temsil etmediği anlamına gelmez. Yalnızca temsiller farklıdır; sol yarıküredeki temsil büyük olasılıkla kısmidir ve bütünleşmiş değildir."

Aventis ödüllü Psikoloji Profesörü Chris McManus da bir kitap yazmış. Özellikle içeriği çok zengin, dili çok akıcı kitabı Sn. Ayşegül Turan Türkçeye çevirmiş. Adı, Sağ El Sol El. Özellikle meslektaşlarımın bu sol el kullanımı konusunda hassas ve dikkatli olmaları gerektiğine inandığım için şiddetle tavsiye ederim. Güncel Yayıncılık tarafından (Açık Bilim:34) Ağustos 2005 tarihinde birinci basımı yapılmış. Sayfa: 259'dan bir alıntı:

"Sol lob ve sağ lobdan sanki her ikisi de farklı kişilikleri olan, birbirinden tamamen bağımsız organlar gibi bahsetmek kolaydır, fakat tabii ki bu yanlıştır. Her ikisi de tek bir kişi yaratmak için birlikte çalışırlar. İki yarı küre birbirine büyük bir lif yığını olan corpus collosum ile bağlıdır, loblar bununla haberleşir ve işbirliği yaparlar. Bu durum dil kullanımında görülebilir ki bu sadece ve sadece sol lobun görevi değildir. Böyle olsaydı, sağ lob hasarı olan hastaların konuşma yeteneklerinde sorun görülmezdi. Geniş bir kelime hafızası ve iyi dilbilgisi ile konuşabildikleri kesinlikle doğrudur. Öte yandan dil kullanımları normal değildir, konuşmanın müziksel ahengi olan prosodileri yoktur. Prosodi sayesinde ses tonları iner ve çıkar, kelimeler hızlı ya da yavaş söylenir ya da yüksek veya alçak sesle çıkar, ki bu duygu ve vurguyu belirtmemize yarar. Prosodisiz konuşma telefonlarda duyulan bilgisayar konuşmalarına benzer. Dilin sağ loba bağlı olan tek bölümü prosodi değildir: mecaz, hiciv ve nükteli konuşma da sağ lob kaynaklıdır. Kısaca, dil dediğimiz zengin iletişim sistemi sağ ve sol lob dediğimiz her iki bölümün kendine özel katkısına ve birlikte çalışmasına bağlıdır."

Bu kadar güzel bir kitaptan iki alıntı daha yapacağım:

Sayfa 313: "İki ile üç milyon yıl önce insan beyninin asimetrikleşmiş olması gerekir. Tabii ki halihazırda iki parçadan sağ ve sol beyin lobundan oluşmakta, corpus collosum adını verdiğimiz devasa sinir lifi demetiyle birbirine bağlanmaktaydı. Oldukça büyük ve hızlı olmasına rağmen, corpus collosum her lobda olan çok sayıdaki sinir trafiği göz önünde bulundurulduğunda yavaştır ve kapasitesi sınırlıdır. Merkezi büroları kuzey ve güney kürede bulunan büyük bir küresel şirket düşünün, her ikisinin de güçlü bir bilgisayarı var, fakat aradaki bağlantı eski tip telefon kablolarıyla sağlanıyor."

Sayfa 261-262: "Corpus collosum iki yarım beyinden bir tam beyin yapar. Corpus callosum kesildiğinde, her lob elinden geleni yapar fakat hiçbirinin eksiksiz bilişsel alet çantası yoktur. ...Her ne kadar sağ ve sol lobdan birbirlerinden tamamen bağımsızmış gibi bahsetmek istek uyandırıcı olsa da aslında iki yarım beyin tek ve entegre olmuş bir şekilde bütün olarak çalışmak için tasarlanmıştır."

Şimdi, ODTÜ Psikoloji Bölümü 1987 mezunu Sn. Derya Sürekli'nin, 1999-2003 yılları arasında üniversite öğrencileri arasında gerçekleştirdiği araştırmalarını kaleme aldığı ve Beyin Asimetrisi / Çift Beyinli İnsan adı ile Evrim Yayınevinden (Aralık 2004'de) yayımlattığı kitabından, bu yazı ile ilgili gördüğüm alıntılar yapacağım. Şunu belirtmeliyim ki bu kitap, benim gibi amatör araştırmacıları kat be kat aşan bir bilimsel araştırmanın dev bir örneğidir.

Sayfa 88: "...Beyin büyük birleşeği bir yarıkürenin diğerinin yaptıklarından haberdar olmasını sağlar. Eğer beyin büyük birleşeği (korpus kallozum) kesilirse "kedi" kelimesini okuyup anlayabilir (sol yarıküreyi kullanarak), ama kediyi gözünüzde canlandıramazsınız (sağ yarıküreyi kullanmanız gerekirdi). "

Sayfa 93: "Munday'in (1993) çalışması da göstermiştir ki, mesleki alanlara özgü yarıküresel işleyişler bulunmaktadır. Sanat dallarında genellikle çift işleyiş ya da sağ işleyiş öncelik kazanırken, analitik, sözel, nicel işlemler gerektiren bilgisayar programcıları sol işleyişe daha çok başvurmaları, işlemleri ayrıntıları ve sırasıyla yerine getirmelerini sağlamaktadır. Diğer yandan sezgisel, ilişkisel, bütünlükçü (global) işleyiş özelliklerine sahip sağ ise, sanat gibi dallarda faaliyet gösterenlerin sıklıkla başvurdukları yarıküre olmak özelliğindedir. Sağ yarıkürenin yaratıcılığı arttırma özelliği, aşırı karmaşık (kompleks) durumlardaki işlevleri, duygusal yönü, sanatçılara eserlerinde zengin materyaller sunmalarına yol açabilir. Belki sanatçıların her iki yarıkürenin işleyişine eşit bir biçimde başvurmaları onlara fazladan bir yarar sağlamaktadır."

Dördüncü alıntıyı, artık aramızdan ayrılmış olan Dr. Med. Psikiyatr Sn. Serol Teber'e bırakmayı uygun gördüm. Davranışlarımızın Kökeni adlı, Say Yayınları tarafında 2004 senesinde 12. baskısı yapılan kitabın 98. sayfasından:

"Gözlemciler, yeni teknik verilerin sağladığı bilgilerle beyin içi yapılarına ve onların birbirleriyle olan ilişkilerine daha değişik açılardan yaklaşılmasının gereğini duymuşlardır.
Artık salt yapısal-anatomik değerlendirmeler sorunlara yanıt veremez olmuştur. Örneğin beyin içinde birbirlerinden ayrı yerlerde bulunan çeşitli sinir çekirdeklerinin gereksinme olduğunda aynı sistem içindeymişçesine birlikte çalıştıkları saptanmıştır.
Alışılagelmiş yapısal bütünlükler, yerlerini dinamik, işlevsel örgütlenmelere bırakmaktadırlar. Örneğin yapısal olarak beynin şakak (Temporal) lobunun bir bölümü olan hipokampus, bu tür bir işlevsel birliği oluşturduğundan artık yeni bir örgütün, limbik sistem'in içinde incelenmektedir."

Seçtiğim son, beşinci alıntı, Beatrice Lenoir tarafından yazılmış Sanat Yapıtı adlı (YKB. yayınlarından dördüncü baskısı İst. Mart 2005 tarihli, Sn. Aykut Derman tarafından çevrilmiş) kitabın 130-131-132.nci sayfalarından (not: orijinal metinde italik ile yazılı kelimeleri, bu alıntıda farklı olmaları için koyu renkle gösterdim):

"Dehanın Önceki Tanımlamasının Açıklaması ve Doğrulanması"
"Dehanın, öykünme anlayışı'na bütünüyle karşı çıkması gerektiğinde herkes aynı düşüncededir. Öğrenme, öykünmeden başka bir şey olmadığına göre, öğrenme konusundaki en büyük yeti, en büyük kolaylık (yetenek) bu tanıma göre, deha olarak değerlendirilemez. Kaldı ki insan, başkalarının düşüncesini benimsemeksizin kendi düşünüp ortaya bir şey koysa, hatta sanatın ve bilimin yararına birçok şey bulgulasa bu, böyle (çoğu kez engin) bir beynin (basitçe öğrenmekten ve öykünmekten öte bir şey yapamayan kişinin bön olarak adlandırılmasına karşılık) dâhi sayılması için yine de doğru ve yeterli bir neden oluşturmaz; bunun nedeni, bütün bunların kolaylıkla öğrenilebilir şeyler olması, böylelikle de her durumda, çalışma sayesinde öykünme aracılığı ile öğrenilebilecek şeylerden farklı olmaksızın, kurallara göre araştırmanın ve düşünmenin doğal çizgisi üzerinde yer almasıdır. Örneğin insan, benzeri buluşları gerçekleştirebilecek ölçüde engin bir beynin sahibi olan Newton'un ölümsüz yapıtı Doğa Felsefesinin İlkeleri'nde sergilediği her şeyi kusursuz öğrenebilir; ama öte yandan, şiir sanatı için düşünülüp ortaya konmuş en ayrıntılı kavramları öğrenmiş, elinin altında da en kusursuz şiir örnekleri bulunan kişi, düşünce zenginliği taşıyan şiirler yazmayı öğrenemez. Bunun açıklaması, Newton'un, geometrinin temel öğelerinden başlayıp en önemli ve en derin bulgulamalarına varıncaya kadar katettiği aşamaları yalnızca kendisi için değil, herkes için bütünüyle açık seçik kılabilmesidir; buna karşılık Homeros olsun, Wieland olsun, şiirsel zenginlik içeren, aynı zamanda entellektüel bakımdan güçlü düşüncelerin beyninin içinde nasıl ortaya çıkıp bir araya geldiğini açıklayamaz, çünkü bunu kendisi de bilemez; böyle olunca da kimseye öğretemez. Dolayısıyla, bilim alanında en büyük bulgulamaları yapmış kişi üstünlük bakımından öykünmeciden ve en çalışkan öğrenciden yalnızca derece olarak ayrılır, oysa doğanın güzel sanatlar bakımından donanımlı kıldığı kişiden öz olarak farklıdır. Bununla birlikte bu, sahip oldukları yetenek bakımından doğanın gözdeleri olan ve insan soyunun kendilerine çok şey borçlu olması gereken kişiler karşısında değersiz oldukları anlamına gelmez. Bilim adamlarının, dâhi olarak adlandırılmayı hak eden kişiler karşısındaki en büyük ayrıcalıkları, onların yeteneklerinin, sürekli gelişen bilgilerin yetkinleşmesine ve bu yetkinleşme sayesinde yararlı olan her şeyin ortaya konmasına katkıda bulunması, aynı zamanda başkalarının da bu bilgilerle donatılmış olarak eğitilmelerini sağlamasıdır: gerçekten de dâhi için, sanat bir noktada durur, çünkü onun daha ötesine geçemeyeceği bir sınır vardır -bu, onun o anda uzun süreden beri varmış olduğu ve geri dönemeyeceği sınırdır; üstelik bu, dâhinin bile başkalarına iletemeyeceği, doğanın her dâhiye doğar doğmaz ayrı ayrı bağışladığı bir yetidir: dolayısıyla da onunla birlikte yok olup gider, ta ki doğa günün birinde aynı yetileri yeniden bir başkasına verinceye kadar; bu kişinin aynı biçimde, kendinde varolduğunu bildiği bu yeteneğin ürünlerini ortaya koyması için tek bir örnek görmesi yeterli olur."

Şimdi Kolaj Zamanı

Benim seçtiğim radyo istasyonlarından benim seçtiğim bölümleri dinlemiş gibi oldunuz. Yayınların stereo değil, mono olduğunu iddia edenleriniz olacaktır. Fakat bu çok normal, hiçbir aktarma, bütünün tamamını kapsamaz ve aktaranın duygularından / tercihlerinden de bağımsız olamaz. En çok değer verilen yayınlar ise, aktarımlar üzerine kurgulananlardır(!). Ben, sanatsal yönü ağır basan bir tavsiye ile bütün bunları, tablolardan kesilmiş küçük küçük parçalar olarak kabul etmenizi istiyorum; herkes kendi dilediği gibi parçaları birleştirsin, aralarını gönlüne göre doldursun ve kendi özgün kolajını yapsın istiyorum. Aslında en büyük arzum, hepinizin içinde var olan sanatçıya seslenmek, tabloların tamamını kendi gözlerinizle görmek isteğini sizlerde yaratabilmek; alıntı yaptığım kitapları okuma isteğini sizlerde uyandırabilmek.

Son Söz

Genel olarak anlaşılan o ki, ayrışık düzenleme ile yaratılmış beyin, kendi parçalarını bir "koordinasyon" veya bir "sistem" içinde (ve ortaklaşa) kullanmaktadır. Sağ ve sol loblar arasındaki iletişim, corpus collosum ile sağlanmakta fakat (benim okuduklarımdan çözemediğim bir durum olarak) bu iletişim isteğinin nereden kaynaklandığı ise bilinemez kalmaktadır (bu -eğer- istek -ise-, eğitimle çoğaltılabilirmi?). Sağ ve sol loblar arasında bir rekabet (veya kıskançlık?) kesinlikle yok gibi görünmekte hatta tam tersine kayıtsız/koşulsuz bir şekilde baskın (veya yetkin/yeterli) olan parça ile yardımlaşma (öğretilebilirmi?) durumu ortaya çıkmakta, kişilik çatışması (veya bölünmesi) gibi bir uyumsuzluk da yaşanmamaktadır.

Beyin, kendi çalışma sistemini, kendi oluşturduğu çokluklarda (aileden topluma ve hatta tüm insanlığa kadar) niçin bir model olarak uygulamamakta, farklı davranmaktadır? Örneğin, işlevleri ile, yağ ve su gibi/kadar birbirlerine aykırı görünen iki yarısını (yani sağ ve sol loblarını) kendi içinde organize edebiliyor, sistemli ve randımanlı olarak (hiç değilse teoride) kullanabiliyorken, toplumsal hayatımızda bunu (neden?) başaramamaktadır!.. Bir sivrisineğinin bile sırrının çözülemediği (tıp bilimlerinden aerodinamiğe kadar) doğanın bütün bir teknolojimize örnek olduğu dünyamızda, -toplumsal hayatımızda- kendi beynimize aykırı yaşamamızdaki (onu örnek almayışımızdaki) sebep acaba nedir? İçgörü ile veya dışgözlem, her ne şekilde olursa olsun, farkına vardığımız, kişisel ve/veya toplumsal bütün sorunlarımızın çaresini, asla çözemeyecek bile olsak, gene beynimizde bulabiliriz; o bize sadece kendisini vermiyor. Kendisini sorgulayan beynimiz, kendisinden binlerce kere daha mükemmel "yapay zeka"yı da yaratacak fakat ona "kendisini algılamayı, kendi kendisini çözmeyi" asla öğretemeyecek, onu "insan" yapamayacak.

Ben, okulu bitirip piyasaya atıldığım ilk yıllarda, neden bir endüstri ürünleri tasarımcısı olmakta/kalmakta direttiğimi çok sormuşumdur kendime. Ben bir "sınav kurbanı" değildim, isteyerek seçtim bu mesleği; bir (kendimle) uyumsuzluk değil ama pişmanlık yaşadığım anlar çok olsa da, genel olarak (artık) mutluyum. Sanırım, başlangıçta da dediğim gibi, iki kutuptan birini seçmek "ya bilim adamı/mühendis ya da sanatçı olmak" tercihi bana, "ya tarihe geçmek ya da tarihte kaybolmak" gibi fazla kişisel ve iddialı görünmüş (ve beni korkutmuş!) olmalı ki, "ekipler halinde/işbirliği içinde çalışmak" gibi kişiliğimle (ve corpus collosum ile) uyumlu bir mesleğe yönelmişim (oysa ki beni -ve hepimizi- eğitim sisteminin yönlendirmesi gerekmezmiydi?). Belki de bende "kişisel hırs" eksikliği vardır, korku zannettiğim şey belki de tam olarak bu eksikliktir. Fakat, bu beni daha ileri yargılara götürüyor: "dâhi olmak için hırslı mı olmak gerekir?" Newton veya Homeros ve benzerleri hep "hırslı" mı idiler? Hangisi önce gelir: dâhilik mi yoksa hırs mı? Gene dönüp kendime bakıyorum: ben de hırslıyım (fakat dâhi olmadığımı bildiğim için) ekip olarak yüklendiğimiz işe öyle sarılıyor ve kişiselliğimi (ve bencilliğimi!) de unutuyorum ki, sonuçta hiç bir yerde ismim geçmemesine rağmen (tuhaftır!) huzur ve mutluluk duyuyorum. Galiba, (bende hiç olmayan) dehadan önce gelen hırs fazla hayırlı olmuyor.

Asla bir genelleme yapmıyorum, kendimi dışa vuruyor ve duygularımı yazıyorum; bu metni okuyanlara, kendi özeleştirilerini yapmaları için örnek olmaya çalışıyorum. Ne kendi reklamımı yapmak ne de kimseyi (veya bir mesleği) yargılamak (veya yüceltmek) durumunda değilim (her ikisine de ihtiyacım yok), tam tersine, meslekler arasında köprü kurmaya çalışıyorum Olsa olsa eğitim sistemimizi gözden geçirmekten başka bir önerim de olamaz; ihtiyaç duyduğum şey (şikayetim?) kişisel değil; eğer böyle olsaydı, başka şeyler yapardım, yazmakla uğraşmazdım.

Özlem (Yan) Devrim
Endüstri Ürünleri Tasarımcısı
Marmara Üniversitesi, 1997


Bu makale, Bileşim Yayıncılık, Fuarcılık ve Tanıtım Hizmetleri A.Ş.'ye ait Makinatek Dergisinin Mart 2006 tarihli 101 nolu sayısında yayınlanmıştır.





Hiç yorum yok :