10 Aralık 2005

POST-ENDÜSTRİYEL ÜRÜN TASARIMI-2

© Özlem Devrim

Ülkemizde Endüstriyel Tasarım (ve Sorunları)
70'li yıllar (yatay analizde) Amerika ve Avrupa'da "post-modern" akımların ortaya çıktığı ve mimarlığı bütün şiddeti ile bir dönüşüme (yeni bir 'izm'e) zorladığı yıllardır. Ülkemizde ilk dönem ve sonrası mezunların, teorik / kavramsal anlamda "endüstriyel ürün tasarımcıları" olmaktan öte, pratikte bir varlık gösterebilme şanslarının hiç olmadığını düşünmek, montaj dönemindeki bir sanayide, yanlış olmaz sanırım. Kendi okullarında öğretim görevlisi olarak çalışmaya başladıklarında bazılarının, etkisi altında kalmadıklarını asla düşünemeyeceğim post-modernist akıma da uygun kavramsal (ve asla endüstriyel olmayan) projeler ürettiklerine ve öğrencilerini de böyle yetiştirdiklerine, kişisel olarak inanmakta bir sakınca görmüyorum; günümüzde, her okulun mezunu hakkında piyasada oluşmuş bir önyargının nedenini de burada görüyorum.
30-40 yıl öncesinde, iyi niyetle, aynı anda, ileriye yönelik birbirine paralel (sanayide ve eğitimde) iki atılım yapılmış olması gerçekten takdir edilesi bir durum fakat ne yazık ki (yarıda bırakıldığı için olabilir) "planlama" her şey demek değilmiş. O günden bu güne ortaya çıkan tabloya göre mezunlar, mimar değildirler; çalışabilecekleri sanayi kuruluşları/fabrikalar da (özellikle ilk yıllarda hiç yokken) günümüzde bu mesleğe bilinçli ve yeterli talebi yap(a)mamaktadırlar. Mimarlığın herhangi bir (iç mimarlık gibi) alt alanına da ait değildirler. Salt sanatçı (ressam?) olarak da kabul edilemezler. Onlara "endüstri ürünleri tasarımcıları" oldukları dayatılır fakat başka hiç kimselere (ve piyasaya) bu mesleği kabul etmeleri de dayatılmaz (mesleğe cazibe kazandıracak kolaylıklar / tedbirler alınmaz).
Ülkemizdeki mimarlığın, ithal edilmiş endüstriyel ürün tasarımının ülkemizdeki başlangıç tarihinden (70'lerden) daha gerilere giden bir "ürün tasarımı" tarihi yoktur. Türkiyedeki bu tarihsel gerçek, beni gerçekten (ülkemin ekonomik çıkarları adına) kişisel olarak çok üzen bir "rekabet" yaratmaktadır. Bu rekabetin ortaya çıkmasında bir yanlışlık yok üstelik şaşkınlık yaratacak beklenmeyen bir şey de değil. Mimarlık mesleğinin elinde, (en az yarısı) kendilerine ait olmayan fakat sahiplenerek kullanabilecekleri tarihsel bir miras vardır. İsterlerse antik yunan tapınaklarından, isterlerse Selçuklu mimarisinden alarak başlatacakları bir geçmişleri vardır. Bu alana, hiçbir endüstriyel tasarımcı girmez, haddini bilir. Fakat sorun, örneğin bir "Peter Behrens" mirasının paylaşılması ile başlar: ilk masa üstü aspiratörü (veya ilk tost makinasını) yap(a)mamış bir ülkenin çocukları, yanlış(mı?) başlatılmış ve hala yanlışlığı düzeltilmeyen bir eğitimin (bence) kurbanları olarak, aslında hiç bir şekilde bir parçası olmadıkları, hiç bir aidiyetleri bulunmayan bir miras üzerinden (sosyo-ekonomik) paylaşım rekabetine düşerler. Bunu, örneğin bir David Munro'nun veya o günün planlamacılarının önceden görememiş olduklarını kabul etmek bence imkansız; "acaba gelecek için ne düşünüyorlardı da yarım kaldı?" sorusuna cevap aramak gerektiğine inanıyorum.
Günümüz Avrupasında endüstriyel ürün tasarımı için (mimarlıkça) yapılan durum "saptama"sında görmezden gelinen, tasarımcının fabrikalarda çalışmasını gereksiz kılan "tasarım büroları" seçeneğinin Türkiye'de oluşturulmasındaki güçlük ve geç kalınmış olmaktan kaynaklanan imkansızlıktır. Güçlük, öncelikle rekabetin, her iki tarafı da yıpratan (tarihi sahiplenmedeki) saçmalığından kaynaklanıyor. Çünkü bu rekabet, mimarlar ile endüstriyel tasarımcılar arasında olması gereken dayanışmayı engelleyerek, doğrudan mesleğin (olmayan) itibarının erozyona uğramasına, törpülenmesine yol açıyor. Mesleğin kavramsal değerleri ile tarihini sahiplenerek "ben daha iyisini yaparım" sürtüşmesi, araya giren yabancıların (fırsatçıların) işine yarıyor çünkü "gerçek sahip" onlar!.. Bu güçlük, kendi yarattığı dinamikle sürekli beslenerek, tasarım bürolarının kurulup gelişmesini de geciktiriyor çünkü diğer disiplinler (inşaat mühendisliği dışında), kendilerini mimarlığa pek yakın ve organik olarak ilişkili görmediklerinden (hiç bir fabrikada bir mimarın çalıştığı görülmüş olmadığından) böyle bir tasarım bürosu kurulması yönünde piyasada bir talep yarat(a)mıyorlar. Buradan anlaşılıyor ki batıyı taklit ederek (ve bir saptamanın arkasına sığınarak) kendi özgün tavrımızı ortaya koymamak, bu planlamayı zamanında yapmış olanların ne düşündüklerini değil de bugün ne yapabiliriz sorusuna cevap aramamak, kesinlikle sanayimizin yerinde saymasına göz yummaktan öte bir şey olmayacaktır. Ancak, şu da bir gerçektir ki sanayi, tasarımı ithal ederek çıkış yolu bulabilme şansına sahip iken tasarımcı "işsiz" kalacaktır. Mimarlık, fabrikada olabileceği hiç düşünülmeyen bir meslek olarak geri çekilip bugünden endüstriyel tasarımcılığın fabrikalara girmesine destek vermedikçe, ileride kendisi için tasarım büroları açmak da hep bir hayal olarak kalacaktır.
Tasarım bürolarının bugünden kurulabilmesindeki bir başka zorluk da, yaz aylarındaki bir veya iki aylık göstermelik stajlar sonrası piyasaya çıkmış bir tasarımcının (bence mimarlık mesleğinde de olduğu gibi) serbest işler yapabilmesinin hiç mümkün olmayışıdır. Bu tür çabalar, başarısız kalacağı kesin tasarım denemeleri ile piyasada itibar aşınması da yapar. Eğitimde ihtisaslaşma ise (hatta bu amaçla eğitim süresini uzatmak düşüncesi) nedense hiç tartışmaya açıl(a)maz. Dört senelik bir eğitimi vermekte zorlanan kaynakları kısıtlı bir ülkede mezunların, kişisel olarak çaba göstermeleri, neticede getirisi kendilerine dönecek bir çemberde gayret göstermelerini beklemek pek de haksızlık sayılmaz. Ancak, içinde soluk aldığı fakat farkında olamadığı hava gibi (kendisine okulda öğretilmemiş olan) teknolojiyi de tüketen/kullanan bir yeni mezundan, tüketilecek (yeni) değerleri hemen üretmesini beklemek, çok iyimserlik olur. Farkında ve şanslı yeni mezunlar, bir fabrikada iş bulabildiklerinde ise, onları her nasılsa işe alma gereğini görmüş/hissetmiş/kabul etmiş "öncü yöneticilerin" koruması altında, mesleklerini (kişisel iletişim kurma becerilerini kullanarak) diğer disiplinlere "şirin göstermeye" ve üretimde sorumluluk almaya çalışırlar çünkü fabrikadaki disiplinler, kendi aralarında bir mimar(?) görmeye alışık değillerdir: rekabet, ilk problemi burada yaratır. Madalyonun diğer yanında ise, kendilerini gerçekten mimar (veya bir ressam!..) zannedenler vardır ki şirinliklerinin, bir başka alanın güç ve itibarı ile bazen aşırıya da kaçabildiğini, hatta çoklukla böyle olduğunu ve diğer disiplinlerin tavır almak zorunda kaldıkları da ne yazık ki duyulmaz değildir. Kabul edilmelidir ki bugün, ülkemize özgü olduğunu düşündüğüm, endüstri ürünleri tasarımının eğitim sistemi içindeki (yapay) konumundan ve mimarlık dahil diğer bütün disiplinlerle arasındaki ilişkinin belirsizliğinden kaynaklanan ve hiç zaman kaybetmeden çözüm bulunması gereken bir sorunla karşı karşıyayız.

Sanat ve Teknoloji
Bir mimarın "kül tablası çizmek, bina çizmekle bir tutulur mu?" deyişinde (mimarca / kuramsal) bir mantık vardır fakat bir endüstriyel tasarımcının "bir evye çizmekle bir araba çizmek arasında ne fark var ki!." deyişi üzerinde hakikaten ciddi ciddi düşünmek gerekir. Her ikisinin de malzemesinin "sac" olması ve preste basılmaları dışında ortak hiçbir yanları olmayan böyle iki ürünü aynı kefeye koymak, ancak yeni mezun bir tasarımcının, ayakları henüz yere basmadığı (benim de aynısını yaşadığım bir dönemde) hoş karşılanabilir, teoride doğrudur (okullarda, ürünlerin gruplandırılmaması ve uzmanlaşma olmaması nedeniyle, sadece teoride doğrudur, pratikte değil). Ancak, şu unutulmamalıdır ki hoş karşılayanlar, sadece mesleğin eskileridir; çünkü (eğer olmuşsa!..) böyle düşünülmeden söylenmiş sözler, bir mühendisi çileden çıkarmaya yeter de artar bile. Bir nesnenin (resimde: konunun), iki boyutlu bir düzlemde -kağıtta- üç boyutlu (olmayabilir de!..) bir resmini çizmekle, -bugün- aynı nesnenin üç boyutlu (CAD ortamında) teknik resmini/ planını çizmek, aynı şeyler gibi görünseler de çok farklı şeylerdir.
Her endüstriyel ürünün (eğer tamamen sıfırdan başlayarak tasarlanmıyorsa) kendisine özgü ve kalın çizgileri ile ele alındığında (kendisinden bir önceki nesilden miras aldığı ve "yenileştirme / iyileştirme" süreçlerinde varlıklarını koruyan) artık parametresi / karekteristiği olmuş "değişmezleri" vardır. Evye, enerjiyi dönüştürmeyen en basit ürünlerden biri olmasına rağmen, tamamen farklı bir tasarım, tamamen yeni bir kalıp anlamına gelir ve üretici, bu kalıbın (ürünün) piyasada tutup tutmayacağını zar atarak hesaplamaz. Günümüzde, hemen hemen hiç bir ürün, (özellikle, enerjiyi dönüştüren ürünlerin en uçtaki bir örneği olarak araba) tamamen sıfırdan başlayarak tasarlanmaz çünkü bu inanılmaz bir maliyet getirebilir ve endüstri ürünlerinin tasarımındaki o vazgeçilmez "ucuzluk" ilkesine de ters düşer (kabuğu tamamen farklı görünen bir arabanın bile şasisi ile motor ve vites kutusu gibi elemanlarının şasiye bağlanma yerleri/ölçüleri, aks aralıkları.. hemen hemen sabittir). Üstelik, risklidir: bu mesleğin eğitimini almış her bireyin (ressamların değil) bilmesi de gerekir ki böyle tek bir ürün bile, eğer piyasada tutmazsa, o şirketi (tam anlamıyla) batırabilir (ya da, birkaç milyar dolar zarara uğratır!..). Evye çizmeyi becerebilen -bir ressam- elbette bir arabayı da çizebilir ancak her ikisini de çizebilmek için doğal yetenek (yani ressamlık) fakat sadece birini çizebilmek(!) için mesleki eğitim (endüstriyel tasarımcılık) ve teknolojik bir takım çalışması gerekir.
Teknik ile teknolojik kelimeleri birbirlerinin türevleri olan fakat (bence, farkındalıkları yetersiz kalan) bazılarınca aynı şeylermiş gibi algılanan iki farklı kavramdır. Teknik, mühendislik disiplinleri ile olsun veya olmasın, 18 ve 19.ncu yüzyıllarda olduğu gibi deneme-yanılma yöntemleri (bile) kullanılarak ve çoğunlukla bilimsel (bile) olmayan tarz ve usullerle, yeni bir fiziksel ilke bulmak ve bu ilkeyi kullanarak (kullanmayı öğrenerek) yeni bir makina yapmak becerisi, yeteneği ve yolu/usulünü ifade eder. Hatta, önce (ilkel hali ile) makinayı bulup sonra (makinanın çalışma) ilkesini bulmak da olasıdır. Tarih boyunca yapılmış ilk teknik buluşlar (ve bu buluşların daha öte teknik buluşlar için kullanılışı) ihtiyaçlar içinde kıvranan insanların adeta sağa sola çarpa çarpa , havalardan düşe kalka, kafa göz yara yara yaptıkları buluşlardır. "Teknik" fizikseldir (su), kimyasaldır (buhar), mekaniktir (saat), dijitaldir (bilgisayar)... bazen bir makina bazen bir ilke veya formüldür: babadan oğula geçer gibi miras alınır (idi) ve geliştirilir (idi); günümüzde, en değerli ana bilim dallarından biridir, öğretilir: mühendislik konusudur. Oysa ki "teknoloji" sosyaldir, soyuttur, formülü (bile) yoktur, okullarda ne olduğu öğretilemez çünkü o bir "yaşam biçimi"dir çünkü o bir "tekniği kullanma tarzı" dır çünkü o sadece bir "kavram"dır. Tekniğin mucidi ve patenti vardır fakat teknolojinin patenti yoktur çünkü teknoloji soyuttur ve özgündür: her toplum tekniği farklı biçimde algılar, kullanır, geliştirir ve yaşar. Teknoloji, medeniyetler arasındaki farklılığı yaratan temel unsurlardan biridir. Aynı teknik düzeye erişmiş toplumlar arasındaki yaşam farkını (sosyal çeşitliliği) oluşturan temel girdilerden biridir. Teknolojik insan, kavramlarla düşünen, böyle düşünmek zorunda olan insandır; kavramların algılanması bile teknolojiktir: insanın kendi teknik yeterliği, psikolojisi ve diğer insanlarla (ve hatta toplumların birbirleriyle) ilişki tarzı ile de sıkı sıkıya bağlantılıdır. Sabahları işine otobüsle mi yoksa kendi arabası ile mi gitme tercihini bile yaparken insan, teknolojik insandır çünkü tekniği (toplumla ilişkisi anlamında) nasıl kullanacağına karar vermektedir. Teknoloji tek başına yaşanmaz (teknoloji sosyaldir); tekniğin ne olduğunu bilse bile, tekniğin ilkelerini başkaları ile paylaşmayı bilmeyen, bu paylaşma biçimi kendisine öğretilmemiş insan veya paylaşacak durumda olmayan bir insan, tekniği kullanır fakat teknolojiyi "yaşayamaz". Tek başına bir adaya düşmüş insanın, nasıl ateş yakabileceğini bilmesi ve ateşi yakarak ısınması ile günümüzdeki modern binalarda insanın ateşle suyu ısıtmak için kalorifer tesisatı kurması ve ateşi hiç görmeden ısınması çok farklı şeylerdir.
"Yeni bir teknoloji bulundu" gibi bir söylem, ya başlı başına yeni bir "teknik usül" ya da (eskiden beri) var olan birden fazla teknik usulün yeni bir tarzda/yeniden birlikte kullanılabilmesi için yepyeni/başka bir yeni (nesil teknik) usül bulunduğunu ifade eder: bulunmuş olan şey (yani teknoloji) bir yol/yöntem/formül/usül/tarz...dır (yani tekniktir!..). Yukarıda yazdığım gibi, teknik öğretilebilir fakat teknoloji öğretilemez; ancak ona ulaşma yollarının ne/nasıl olabileceği hakkında bir eğitim verilebilir. Yukarıda "bence farkındalıkları yetersiz kalan bazıları" derken, teknolojik bir dünyada yaşadığının ve her tercihinin aslında "teknikte bir tercih" olduğunun farkında olmayan insanları betimlemek istedim. Küçümsemedim, çünkü hepimiz, havanın varlığını bilir fakat hava ile yaşadığımızı da unuturuz.
Evye çizmeyi becerebilen (bir ressam) elbette bir arabayı da çizebilir çünkü ressamın, endüstri ürünleri tasarımcılığı kuramının tamamen dışında kalan, kendi doğal tercihleri vardır: "önce biçim mi yoksa konu mu?" diye başlar ve devam eder: perspektif olacakmı, derinlik olacakmı, derinlik olacaksa biçimle mi olacak gölge ile mi olacak; ışık olacak mı, olacaksa nereden ve hangi açıdan; figürler natürel mi yoksa soyut mu olacak, yoksa, içinde hiç söz olmayan enstrümental müzik gibi tamamen figürsüz mü olacak; figürler olacaksa, resim düzlemine nasıl yerleştirilmeli, kompozisyon nasıl olmalı, figürler göze göründüğü gibi mi çizilmeli yoksa tahtadan yontulmuş veya taştan oyulmuş gibi mi çizmeli, yüzlerde duyguları yansıtmalı mı yoksa figürlerin elbiselerini öne çıkarıp takılarla süslemeli mi, yoksa figürler parçalara bölünüp dağıtılmalı,
rastgele bir kompozisyon mu yapılmalı..... Bu soruları sonsuza kadar uzatabilirim, çünkü sanatın sonu (ve parametreleri) yok. Oysa ki her gün mutfağında yemek yapan bir endüstriyel tasarımcı bile bir evye çizmek zorunda kaldığında, önce bir atölyeye girip "saç kalıpçılığını" öğrenmek zorundadır. Ya da hergün kullandığı bir mobilyanın bir başka modelini kendince çizip de üretilemediğini gördüğünde, hiç şaşırmaması gerekir.
Her insan (bence) doğal olarak bir sanatçı fakat kendini ifade etmesi çok zor; ifade tarzı, yukarıda birazını sıraladığım sorulara, doğanın içimizde verdiği cevapta saklı fakat (eğer uç vermemişse, kendini belli etmiyorsa) bulmak gerçekten büyük bir sabır ve inat gerektiriyor. Çünkü sanat, tekniğe (ve hatta teknolojiye) bağlı ve bağımlı değil, hatta üzerinde; hal böyle olunca insan, içinde nefes aldığı teknolojiyi kullanıp da içindeki hazineyi keşfedebilme şansına da sahip değil. Teknolojinin asla beceremeyeceği şey de bu zaten: sanatı ortaya çıkarabilmek ve onu kullanmak. Hayatta her zaman tam tersi oluyor: sanat bazen resim/heykel/edebiyat gibi tekil formlara ve bazen de sinema/tiyatro/bale/mimarlık/endüstriyel tasarım gibi çoğul formlara bürünüp, teknolojiyi kullanıyor, onu alt üst ediyor, onu değiştiriyor, onu aşıyor. Zanaat öldü mü demiştim? Hayır, zanaatın artık günümüzün "antik meslekleri" eserlerinin de "antika eserler" grubuna girdiğini söylemiştim. Bu -antik- mesleklerden herhangi birini -ısrarla- sürdüren birkaç kişinin bugün yaptıkları veya dünden bugüne kalmış antik(a) eserleri, bugün kaç kişi satın alabilir?.. Sanatın, "Bauhaus mimarlığı" adı altında teknolojiyi kullanarak yarattığı paradoks, toplumu sanattan kopararak günümüze paha biçilmez iki hatıra bıraktı: antika eserler ve endüstri ürünleri tasarımcılığı (adı ile yeni bir meslek). Eğer endüstri ürünleri tasarımı, zanaatla aynı sanatsal değeri taşıyacak ürünler yapabilseydi, zanaattan günümüze kalan eserler "antika" olamazlardı. Bakmayın siz bu paradoksu, içinde yaşamış olduğu için göremediğinden olacak (nerede okuduğumu unuttum, özür dileyerek yazıyorum) Piet Mondrian'ın "resim ve heykel sanatı yakında yok olacak, mimarlık ve endüstriyel tasarım içinde eriyip gidecek" sözünü ciddiye almaya değmez: ben, ressamlar / heykeltraşlar / şairler / müzisyenler... bütün sanatçılara (sanatı sanatla yaşayan ve teknolojiyi kendi keyfince kullanabilen herkese) hayranlık ve saygı duyuyorum!...

Endüstriyel Tasarımcı ve Mühendis
Hiç şüphe yok ki mühendislerimiz de, endüstriyel tasarımın ne olduğu konusunda bilinçlenmek ve artık bu mesleğe bir yer açmak sorumluluğunu görmelidirler. Çoğunun bu konuda gerçekten bilinçli olduklarını fakat özellikle endüstriyel tasarımcıların bazılarının kendini beğenmiş tavırlarına ve bazılarının da (benim gibi) cahilliklerine (rağmen ukalalıklarına) karşı gururlarını ve meslek itibarlarını koruduklarını biliyorum. Onlara bu yazı ile, bir mühendise yaraşır biçimde analitik düşünmeleri gerektiğini hatırlatmam gerekiyor: bize yeteneklerimiz doğadan fakat eğitimimiz okullardan verildi. Doğru yeteneğin yanlış eğitiminin(?) sorumlusu bizler değiliz ve üstelik hepimizin karakteri de birbirinden farklı, kişisel ve özel. Hepimiz, bir bütünü oluşturması gereken farklı parçalarız ve hiçbirimiz (kendimiz ve mesleğimizle) diğerinden üstün değiliz. Teknolojiyi hep birlikte bir takım oyunu halinde oynamamız gerekiyor ki bunun ilk şartı, takımı tek kişinin (/tek mesleğin) kendince "yönetmesi-yönlendirmesi" ilkesinden / saplantısından vazgeçmektir.
Azerbeycan'da bir arkadaş sohbetinde duyduğum ve asla unutamadığım bir sözü burada yazmak istiyorum: en büyük senfonik eserler bile sadece (7) basit nota ile yazılırlar. Ancak, o basit (7) notayı tek bir beyin, tek bir dahi, tek bir "sanatçı" bir şahesere dönüştürebilir ve senfonisini yazar.
Endüstriyel ürünler, sanat eserleri olamazlar çünkü hem (bir senfonide olmayan!..) maliyet fiyatları vardır hem de endüstriyel üretim bir takım oyunudur. Endüstriyel ürün tasarımcıları da (ne yazık ki!..) sanatçı değillerdir; eğer olduklarını iddia edenler (sananlar) varsa, onlara lütfen hatırlatın: sanat (senfoni yazmak, resim yapmak...) bir takım oyunu değildir (tiyatro, bale gibi çoğul olarak yapılan eylemlere ad olan kelimelerin kendileri, kendi başlarına "sanat" değillerdir fakat sanatı ifade ederler: yazarından her bir oyuncusuna ve hatta sahne dekorcusuna varıncaya kadar, her biri sanatçı olan insanların ortaklaşa eylemleridir söz konusu olan ; ne bir tiyatro sahnesinde ve ne de bir orkestrada sanatçı olmayan tek bir insan bile yoktur). Lütfen hatırlatın: sanatta rekabet de yoktur: ya sanat eseridir ya değildir. Hatırlatın: hiç bir endüstriyel ürün, sonsuza kadar yaşayamayacak, antika olamayacaktır çünkü tarihten gelen özelliği ile sanat, endüstriyel tasarımcılık formu altına girmiş, teknolojiyi kullanıyor: zanaatçılarının ve eserlerinin değerlerine değer katıyor. Eğer, bütün bunlara rağmen, hala bir sanatçı olduğunu iddia eden varsa, dikkatli olun, karşınızda bir Beethoven olabilir: tek başına yazabildiğini seslendirebilmek için, bir elin parmaklarından çok daha fazla sanatçıya ihtiyaç olacaktır; fakat ne yazık ki yanlış yere gelmiştir!..
Yanlış eğitilenlere doğru eğitimi vermek (ve bu eğitim esnasında sabırlı olmak) çok zordur, biliyorum, ben yaşıyorum. Fakat o eğitim "karşılıklı etkileşim, karşılıklı faydalanma, karşılıklı hizmet, karşılıklı paylaşma" gibi temel teknolojik ilkeleri ve sevgi ile saygıyı (demokratik bir biçimde) içinde barındırabilecek bir çalışma ile verilir ve (işyerlerinde) doğal bir yaşam (çalışma) tarzı olarak kabul edilir / ettirilirse, hepimize (ve ülkemize) geri dönüşü, umduğumuzdan çok daha fazla olacaktır.

Son Söz:
Taklit etmeyi sevmiyorum, kınıyorum çünkü biliyorum ki taklit etmek, sorumluluk almaktan kaçmaktır, korkakça bir tavırdır. Bu eğitimi ülkemize getirmiş ve kurmuş olanların çıktığı yolda son ve en cesur adımı atmayı geciktirecek olursak ( ülkemizdeki eğitimin avrupada denklik problemi(?) ile karşılaşmasını göz ardı
ederek, endüstriyel tasarımın yeni bir bilim dalı -hiç değilse bağımsız bir meslek- olduğunu kabul etmek, bu mesleği yapanlara hukuki bir kimlik kazandırmak, KOBİ'lerde çalışmalarını ve çalıştırılmalarını teşvik etmek, KOBİ'lere dışarıdan destek vermek üzere -yeterlik kazananlara- bağımsız tasarım büroları açabilmeleri için maddi destek sağlamak...) kimlik bunalımı giderek büyüyecek ve kişisel kayıplar, onlar için boş yere harcanmış eğitim masrafları ile birlikte maddi ve manevi olarak topluma geri dönecektir: her iki ucunda da üzülecek(!) birileri olan, iki kutuplu acı bir sorun var çözüm bekleyen. Çözümün nasıl ve ne olması gerektiğini tartışmak gerek. Doğrudan mimarlığa bağlanarak "endüstri ürünleri mimarlığı" gibi bir isim verilmesi bile kimlik bunalımını (başlangıçta) çözmekte faydalı olabilir. Kesin bir çözüm üzerinde anlaşma sağlanmaksızın bu günkü eğitim sistemi ile mezun verildiği sürece sorunun insani boyutları da giderek büyüyecektir. Anadolunun bazı şehirlerinde açılmış olan, endüstriyel tasarımcılıkla yakından ilişkili (fakat iki yıllık) meslek yüksek okullarının mezunları yeterli bir sayıya ulaştıklarında, dört yıllıklara bir itibar mı getirecekler yoksa bir rekabete girişmek zorunda mı bırakacaklar, doğrusu hiç anlayabilmiş değilim, bunun da mantığını pek çözemiyorum.
Şu "post" öneki, tek başına "endüstriyel" kelimesini tamlıyorsa, sorun yok: "post-endüstriyel" karşılığı olarak pratikte "fantazi" kelimesini kullanabiliriz. Binlerce insanda (sanırım tasarımcı sayısı bini geçmiştir) bırakacağı acılar da zamanla(?) unutulur, gider. Bir zamanların hayalleri süsleyen "fantazi" bir mesleği, bir düşü olarak tarihteki yerini alır, toplumsal bellekte ise silinir gider. Yok eğer "endüstriyel ürün tasarımı" bileşenini tamlıyorsa, ciddi ciddi düşünmek gerek!... Çünkü sorun, her gün giderek daha bir büyüyor.
Taklit edebileceğimiz bir örnek yok: ya en başa dönelim ya da (benzersiz) bir adım atalım.

Özlem (Yan) Devrim
Endüstri Ürünleri Tasarımcısı
Marmara Üniversitesi 1997


Bu makale Bileşim Yayıncılık, Fuarcılık ve Tanıtım Hizmetleri A.Ş.'ye ait Makinatek Dergisinin Ocak 2006 tarihli sayısında yayınlanmıştır.

Hiç yorum yok :